ale'mim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ale'mim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Uğur'lu perşembe

İllegal Uyarı : Bu yazı hiçbir yere gitmiyor!
Oysa fotoğraf bir uçan halı!

























Bir pencereden bakıyorum hayata…

Yorgun ama arsızım.


Ne görsem istiyorum ki
   ben olayım,
      benim olsun,
         bende olsun…



Bi kadın bi adamı tokatlıyor misal. Benim yanağım yansın.

Bi adam bi kadını öpüyor ya da… İstiyorum ki o cesaretim olsun. Bi gün, bi yerde, sırf canım istedi diye, adamı tutup kolundan çevirip de… Sadece öpüp bıraksam olur mu?

Bir çocuk bi sokak kedisini seviyor. Mırıldanan benim. Huzur ki, o çocuğun avuç içlerinde… Bir de elinin üzerindeki gamzelerde. Büyüğünce masumiyet gibi kendiliğinden kaybolur o çukurlar. Vakit varken kıvrılıp uyumak lazım orda…

Bir anne bir bebeği emziriyor. Yanına gidip saçını okşuyorum. “Şu an dünyanın en güzel işini yapıyorsun. Neden onun üzeri örtülü? Neden senin yüzün duvara dönük?”

Ve Boyalı Kuş’u okuyor hamile bir kadın. Kadın olmak istemiyorum. İçindekiyim ben. Dinlediğini anlamayan, masal gelen… Hayallerde büyüyen…

Güneş var. Gözleri kamaşıyor bir güvercinin. Iskalıyor kendisine atılmış ekmek parçasını… Uçarken, sanki o kanatlar benim yelpazem. Kavurucu güneşte yüzüme vuruyor serinlik…

Pencereden içeri bir ses giriyor. Bir adam sevişmiş az önce. Kadının kollarında şarkı söylüyor…

Ve pencereden sızan tütün kokusu doluyor ciğerlerime. Bi kadın da bi adamla sevişmiş az önce. Adamın içtiği sigara değil ama… Cigara, başka… Burada adam da değilim, kadın da. Ben o dudaktakiyim. Her nefeste yana yakıla tükenen…

Ben ki köprüden geçerken sevgili dudaklarına konan…

Ben ki pencerenin pervazındaki kedi…

Ben ki tütün kokan erkek eli, anason lezzetli kadın dili…



Ellerim arkamda bağlı, gözlerim değil ama! Ne gelse kabulüm. Herkesin, her şeyin yeri ayrı. Bir pencereden bakıyorum hayata...

Benim seninle işim var. Pencere önünde bi ıslık çalmana bakar…






Bir fotoğraf ararken tanıştık Uğur Güçarslan’la.
İstedim ki biri bana çektiği bi fotoğrafını versin. Hayatın, sabitlediği o ana bakayım. O anda gördüklerimi yazayım…
Yazı altığım olsun o fotoğraf… Lakin şimdi yazım fotoğrafın altında kaldı! Kitlendim kaldım. Anca bu kadarı geldi elimden…
FHK (Fareli Köyün Hayalcisi) Uğur’a teşekkür ederim…

yine mim'a Mia

Mia Vallace beni mimlemiş.


İtiraf ediyorum, sorular bu kadar kolay olmasaydı, önce Cips Yiyemeyen Kız’ın mimini yazacaktım :S (Kızma kız, sıradasın. Hatta unutmayayım diye, kendime lef bile yazdım.)



İşte Mia’nın 11 soruluk mimi ve benim cevaplarım:

  • Kaç yaşındasınız?
36. Geçen sene 36 diye gezdim ortalıkta, meğer 35’mişim. 1974 Doğumluyum.

  • İsminizin son harfi ne?
a veya t. “Nasıl oluyor?” demeyin. Nette cinsiyet değiştirdiğim olur. İşime nasıl gelirse ;)

  • En sevdiğiniz renk nedir?
Bu değişir. Kırmızıyı çok severim ama kırmızı bi araba istemem misal. Siyahı da severim ama evimin duvarlarını siyah boyamam mesela. Turuncuyu da severim ama hiç turuncu bir şey giymem örneğin…

  • Kilonuz kaç?
Yuvarlarsak 70.

  • Boyunuz kaç?
-1.73 olsun ister miydim? –İsterdim minik. Lakin değil işte.

  • Ailenizin kaçıncı çocuğusunuz?
İlk ve son (ama çekirdek ailenin. Teyze ve amca çocukları var benden önce. Hatta dede veya anneannelerimizin kardeş olduğu kuzenler… Kan bağı olarak kardeş olmasak da beraber büyüdük.)

  • En sevdiğiniz şarkı?
En zor soru bu. Ruh halime göre değişir… Sezen Aksu’nun söylediği Allah’ın varsa her zamanın şarkısıdır benim için. (Söz: Sezen Aksu - Müzik: Goran Bregovic)

  • Sizce sarışın mı esmer mi?
Arkadaş olarak fark etmez :) Sevgili olarak illa tercih etmem gerekiyorsa, sarışın.

  • Sigara kullanıyor musunuz?
Zaman zaman. Tiryaki değilim. Hiç içmeyip ve hiç aramayıp, 1 gecede 1 paket içebilme becerim vardır. Biliyorum sinir bozucu ama öyle :)))

  • Alkol?
Meyhanede rakı, kahvenin yanında likör, barda vodka-Redbull, yazın Mariachi (bulamazsam limonlu Miller), evde peynir ve şarap vs. Yani alkol alırım, alkol kullanırım vs.

  • Çayı fincanda mı içersiniz, çay bardağında mı?
Tercihen ince belli ve ufacık bardaklarda. Ajda veya Banu Alkan değil…



Kimi mimlediğime gelinceee… 
En fazla tema değiştirme rekorunu elinde tutan, kararsız Gabriel’s Dairy tarafımdan mimlenmiştir :)

"İçimdeki Şarkıyı Susturamazsın"

(Sezen Aksu "Farkındayım" şarkısı eşliğinde okunabilir.)


Cihan, birinin eski sevgilisi. O yüzden yabancı gelmedi soyadı. Bununla kalmamak lazım ama… Bi araştırmak, önyargısız bi bakmak gerekli.




www.cihanhatipoglu.com sitesindeki yazılarını okudum, “bak bak kimi keşfettim” diyerek birkaç arkadaşa işaret ettim, “yazmış lan kadın!” dedim içimden, alışveriş listeme ekledim. Yani benim için bi reklam şişirmesi, promosyon gazı değildi mesele.



Yer: Kadıköy – Alkım
Tarih: 04.12.2010
Saat: 18.36 (Bu 6 fiyakalı olsun diye yazılmıştır. O sıralardır işte.)

Aç karnına yemeğe giderken, arkadaşları “ya gelsenize 2 dakka” diye çekiştirerek kapıdan girdim.

Görevliye “Cihan Hatipoğlu’nun kitabı var mı? Epsilon’dan” diye sordum.
Çocuk bilgisayardan baktı ve “İçimdeki Şarkıyı Susturamazsın?” dedi.
- Hıh evet o!
- Arkadaki rafta. Müzik bölümünde.

Kısa bi şaşkınlık yaşadım ama çoktan reyona doğru yollanmıştım. Yanımdaki arkadaşa “olm bu kız dj. Kitap sakın müzik kültürü üzerine filan olmasın” dedim. Eğer öyleyse almaktan vazgeçecektim. Çünkü bana göre müzik okunmaz, dinlenir.

Arkadaşlar yardımcı olmak istedi. “Kapağı nasıl?” diye sordular. “Beyaz. Güzel bi kız fotoğrafı var” dedim. Üst raflardaydı. Hemen bulundu.

Alelacele aldım, koşar adım kasaya gittim. Ödedim. Ve çıktım.

Yemek masasında, kitabı çantadan çıkarttım. Fakat kitap poşetli. Arkadaşlardan biri, muzır neşriyat olmasından şüphelendi. Hemen savunmaya geçtim “ne var? Kadınlar da seks hakkında yazabilir. Ne güzel işte.”

Naylonu yırttım. Kitabın içinden bi CD çıktı. Durum anlaşıldı.




Yazılara şarkıdan fon yaparız hepimiz. Lakin bunun ötesinde Cihan, o şarkı sözlerini yazısı ile örmüş. Cihan’ın tavsiyelerine uyuyorsunuz. Kitabı okurken CD dinliyorsunuz. Okurken öyle tuhaf bi hal alıyor ki bu… Şarkı sözünü Cihan mı yazmış, yazıyı şarkıcı mı söylüyor, kitabı mı dinliyorsunuz, şarkıyı mı okuyorsunuz… Karışıyor. Bu durum altüst ediyor insanı. İçinizden bir şeyler kayıyor. (Kopuyor demedim, dikkat! Eksilmiyor, ekleniyorsunuz bir şeylere, birilerine…)

Mazoşist oluyorsunuz Cihan’la beraber. Biliyorsunuz, çünkü ancak aşk yazdırır bunları insana. Sırf bu sebepten bile olsa, teşekkür edilmeli eski sevgililere. Okuyoruz işte sayelerinde :)

Cihan,
yine aşık ol, yine sürün ama güzel üzül!



Not: Kitabın dili çok güzel. Birkaç noktalama işareti dışında, düzeltmeye lüzum yok. Düşük cümleler yok. Redakte edilmesine gerek yok. Son zamanlarda çıkan blog kitaplarına inat, son derece düzgün bir Türkçe ile yayınlanmış. Kolay okunsun, samimi olsun bahanesiyle, Türkçe katledilmemiş yani. Demek ki, bu şekilde yazınca da oluyormuş! Tebrikler & teşekkürler Cihan’a…

senin blogunu seviyorum :)

amelie bana ödül vermiş :) İtiraf ediyorum ki, fazla (aslında hemen hemen hiç) muhabbetim olmayan birinden ödül almak çok hoşuma gitti.

Aslında beni (gerçekte) tanısanız, bilirsiniz. Al gülüm - ver gülüm olaylarından hiç hoşlanmam. Pek fazla övmem de arkadaşlarımı. Genellikle olumsuz, eleştiren bi yapım vardır. Lakin işte ödül konusunda sanki şirinlik yapmaya çalışıyormuşum, herkes bunu biliyor, inandırıcı olmuyor gibi geliyor. (Aslında şirinlik yapmak değil karşılığı. Biliyorsunuz değil mi? Yal...lık!)

İşte bu yüzden zırva sapan şeyler blogundan gelen bu ödül pek keyif verdi bana...





Zor olan kısım ise, ödülü kime vereceğim... Daha önce ödül verdiklerimden biri olmayacağı kesin.

Bu ödülü, penelope veriyorum. Çünkü bir bağımız var. En azından, ben öyle hissediyorum. Birbirimizden habersiz, aynı konuda yazdığımız çok oluyor. Birimiz yazıp, birimiz okurken aynı şeyleri hissediyoruz. Tuhaf. Çünkü değil görüşmek, birbirimizin sesini bile duymadık (henüz). Hatta o dereceyiz ki e-posta trafiğimiz, msn sohbetlerimiz bile yok. Bu kadar yoklukta, inanılmaz varlıktayız.

mim'a Mia

Bazen mim zincirinden çok sıkılıyorum. Resmen "acaba beni mimlemiş midir?!" stresiyle blog okuyorum. Bazen ise çok eğleniyorum. Kimse beni mimlememiş olsa da, kendi kendime "katılayım" diyorum. Dengesiz ruh halim işte...

Mimleri sevdiğim zamanlarda, ilk olarak blogun sonuna bakıyorum. Mimlenmiş miyim? diye. Eğer işaretlenmişsem, mim yazısını okumuyorum. Sadece sorularına bakıyorum ve kendi cevaplarımı yazıyorum. Sonra bloga dönüp okuyorum. Etkilenmemem lazım çünkü :S




Benim gibiler için mimlediklerimi şimdi yazıyorum. Her zaman ki gibi alfabetik sıra ile:

3Günlük
Antika İnsan ve Maceraları
Saçma Sapan Blog / Incurably Himself
SEZİ-YORUM
TuTsİ'den

Erkekler takımı oldu bu da :)




Beni bu sefer Mia Wallace mimlemiş.

İşte cevaplarım...


  • En sevdiğiniz kelime: Merhamet veya Vicdan. (Acıma değil, dikkat!)
  • Nefret ettiğiniz kelime: ”Aşkımmm” ya da “aşkitooom” Dudaklarını büze büze bi kadının, bi adama söylediğini hayal ediniz!
  • Ne sizi heyecanlandırır: Aşk
  • Heyecanınızı ne öldürür: Büyük yalanlar. (Herkes yalan söyler ama ciddi konulardaki yalanlar önemli bence. Onlar söylenmemeli.)
  • En sevdiğiniz ses: Meme emen bebeğin “cokksss coksss” sesleri.
  • Nefret ettiğiniz ses: Ambulans sireni
  • Hangi mesleği yapmak istemezsiniz: Bankacılık ve muhasebecilik. Asla!
  • Hangi doğal yeteneğe sahip olmak istersiniz: 6. Hissim olsa süper olurdu. (Doğal yetenek sayılır mı?) Gerçekçi bir yetenek söylemek gerekiyorsa, güzel yazı yazmak isterdim. Hattat gibi. (El yazım felakettir. Doktor reçetesi ile kapışsam açık ara kazanırım.)
  • Kendiniz olmasaydınız kim olmak isterdiniz: Annem
  • Nerede yaşamak isterdiniz: Istanbul. Aşığım.
  • En önemli kusurunuz: Gözlerim sorunludur. Geceleri filan takılırım oraya buraya. Azıcık da arızalıyım. (Bu, hemen belli olmuyor. Gizleyebiliyorum.)
  • Size en fazla keyif veren huyunuz: Bulamadım :S
  • Kahramanınız kim: Babam
  • En çok kullandığınız kötü kelime: s.ktir (Bazen iyi dileklerimle söylüyorum. Bazen küfür olarak.) Bir de minik var. (a.k. in sevimlisi.)
  • Şu anki ruh haliniz: Bu aralar gerginim. Bu mimi okurken & yazarken eğlendim ama...
  • Hayat felsefenizi hangi slogan özetler: Kimse kimseyi değil, herkes kendini adam eder.
  • Mutluluk rüyanız: Kelebekler Vadisi gibi bi koyda çıplak güneşlenip, denize giriyorum. Kimsenin olmadığından çok eminim. (Her zaman gördüğüm bi mutluluk rüyam, bi de sıkıntılı rüyam vardır. İkisi de değişmez.)
  • Sizce mutsuzluğun tanımı: Sevdiklerimin ölmesi ya da (önemli bi konuda) üzülmesi.
  • Nasıl ölmek isterdiniz: Dalıyorum ama boğularak ölmekten çok korkuyorum. 2 Gün yatak, 3. gün toprak ideali.
  • Öldüğünüz zaman cennete giderseniz Allah'ın size ne söylemesini isterdiniz: ”Evet, her şey düşündüğün gibiydi…”

blog ödülü

İlk kim verdi, kime verdi bilmem... Bana Kalbimden Sızanlar... blog sahibesi Zeyno'dan geldi.


Şimdi bu ödülü sağ elimle alıp, sol elime veriyorum. (Yoksa tersi miydi lan?) Böylece kendimden haberim olmuyor. Yani ödül aldım diye havalanmadım. Ben, aynı benim. Zaten ayaklar, nadir yere basıyor. Nihaheho...

Yalnız ödülü, Göze Gelenler'den başka bloglara vereceğim. Sebebi de şu; okumanızı tavsiye ettiğim o listede günlük tarzında yazılmış bloglar yok. Sanmayın ki bu tip blogları takip etmiyorum. Ediyorum. Lakin önerdiğim bloglar biraz daha farklı. Anladınız işte ne demek istediğimi :)

Velhasıl işte bu durumu düşünerek, vicdanım da sızlamasın diye, ödülü günlükçülere veriyorum. (Gerçi takip etmediğiniz var mı bilmem ama...)

Dürüst olmam gerekirse, bu bloglar içinde daha önce ödül alanlar var mı bakmadım. Varsa, kusura bakmasınlar artık.

Tabi ki alfabetik sıra ile:


Birden fark ettim ki; hiçbir erkeğe ödül vermemişim :) Kızlar takımı olsun bu seferlik.



İtiraf Notu: Bu blog ödülü resmi de çok çirkin bir şey :)))

Zeyno'dan gele'mim, Lazanya'ya gide'mim

Birkaç gün önce, Kalbimden Sızanlar blog sahibesi Zeyno beni mimledi.





2 Mim konusu var.


İlki; masaüstü (wallpaper) görüntüsünde ne olduğu. Bende aşağıdaki 3D tema var.




BumpTop adında bir programı indirip kurdum. Tek 3 boyutlu tema bu değil. Yüzlerce tema var. İstediğinizi seçiyorsunuz. Tavsiye ederim. Gerçekten güzel duruyor ve kullanımını da çok sevdim ben. (Bu ara simgelerim farklıdır. Onları da bi yerden bulup yüklemiştim vaktinde.)


Gördüğünüz gibi masaüstüm gayet derli topludur. :)



Bu mimin diğer konusu ise, Bir gün içinde sevdikleriniz için neler yaptınız?

  • Dünyalar tatlısı, annemin deyimiyle kedilerin meleği, yaşlı ama hala çok zarif Kızım’ı sevdim. Gırıldattım…
Seni seviyorum Kızım.

  • Annem, doktora götürdüm. Ben araba kullanırken karışmasına, hiç kızmadım. Gerçi bunlar görevim zaten. Sayılır mı bilmem.
Seni seviyorum anne.

  • Burada şimdi ismini ya da rumuzunu vermeyeceğim, eski sevgilimi düşündüm. Sadece düşündüm ama… Yazmadım ya da aramadım. Bu da onun için yaptığım iyi bir şey :)
Seni sevmiştim ...

  • Yaşlı bi amcayı karşıdan karşıya geçirdim. Daha önce tanışmıyorduk. Sonra da tanışmadık. Peki bu sayılır mı?
Tam da sevecektim yaşlı amcayı.

  • Sonra deli gibi yağmur yağarken araba kullandım. Hiçbir yayayı ıslatmadım. Yağmurdan zaten ıslaktılar ama olsun. Benden bulmadılar.
Bu kalabalık içinden birini sevebilirdim.

  • Tanıdık tanımadık birilerine iyilik yaptım da, en sevdiğimi unuttum. Lan salak kadın. Kendin için de bir şey yapsaydın keşke.
N’olursa olsun kendimi seviyorum!





Şimdi sıra birini mimlemeye geldi. O da sensin Lazanya :)

dalya

99 izleyicim olmuş. 
Eh tabi 500 - 1000 izleyicisi olan blogların yanında daha mini minnacığım. Bunu düşünmemeye çalışıyorum ama :)P


Bu yazı sana dalya, yani 100. izleyicim için.
Hoş geldin :)
Nereye geldiğini bilsen, gelir miydin acaba ŞFasdfJŞLJGFigjiljh


Henüz gelmediğin için rumuzunu bilmiyorum. Benim için özel ismin Dalya ama bundan sonra...


Umarım göreceklerine hazırsındır Dalya. Çünkü ben maalesef her şeyi yazarım. Sevgilimi, hatalarımı, aileye yeni katılanları, ayrılık acılarımı, saçmalıklarımı, dostlarımı, seks hayatımı, sanal arkadaşlarımı, tanışmadan tanıyıp sevdiklerimi, beni gülümsetenleri yazarım da yazarım... Yanlış anlama ama şimdi; yazar değilim ben. Yazanım. Kimseyi umursamadan hem de... Soyunmak gibi bir şey bu. Düşünsene; en özel hislerimi okuyorsun.


Kendini pis bir röntgenci gibi mi hissettin? :)))


Sen, muayenehanedeki kayıt cihazısın. Doktor da benim hasta da. Kendi kendime bir terapi bu. Hesaplaşma. Seninle ilgisi yok. Telaşlanma. 
Diğer 99 kişiyle de alakası yok.


Bu kadar izleyici içinde (böyle yazınca 99'dan daha dolu geliyor göze), hangileri ile gerçekte tanışırız, hangileri sanal olur bilemiyorum. Onlardan bahsetmişken Dalya, diğerleriyle de iyi anlaşacağını düşünüyorum. En azından 1 ortak noktanız (ben) olduğu kesin. Bu kaynaşmada yorumlar çok faydalı oluyor. Yorum gelmesi çok tuhaf. Yani birinin insana "aha! ulan ben de bunu yaşamıştım", "beni ağlattın" ya da "gülümsettin" demesi. Birileri ile aynı frekansta olduğunu bilmek... Üstelik, üzülme ve alınma ama Dalya kendim için yazıyorum ben. İşin iyi yanı da bu.

Öyle, İzle düğmesine basıp gitmezsin yani umarım. Hadi, (gülmekten değil ama) katıl sen de.






İzleyen 99 kişiye not: Dalya gelmezse n'aparız düşünün. Bu yazı sonsuza dek kalır mı lan yoksa?!

saMİMi

Beni mimleyen Kara Efendi, akka seni nası bilirse öyle yapsın e mi! Gece uykum kaçtı olm. Dönüp durdum yatakta ve bunun pikemle bi ilgisi yoktu...

Stres oldum cidden. Yok yok, soru cevaplama kısmı eğlenceli. O kısımda sıkıntı yok. Olay mimleyeceğim 5 kişiyi seçmekte. Ben seçerim de ya "sen kimsin?" derlerse misal bana. (Bunu demeyecek arkadaşlar malesef zaten mimlenmişler.) Ya da "ayh uğraşamayacağım şimdi. Başka işin gücün yok mu senin" filan derlerse. İzlemem bak sizi. Cidden alnırım ha. Teee akkam... 

Bunları düşünmeden, sorulara konsantre olabilirim ama... Cidden. Aha oldum bile...



1. Hangi işleri yarım bırakırsın ya da bıraktığın neler var?
Genellikle gönül işlerini yarım bırakırım. Hevesim kolay geçer, kolay kırılırım, zor güvenirim... Çalışma hayatı anlamında takıntılıyımdır. Elimdeki iş bitmeden ofisten çık(a)mam. Çıkarsam aklıma takılır, gece uyuyamam.

2. Yakın zamanda kaybettiğin biri var mı?
"Kaybetmek" derken? Ölüm olarak yok. Dost olarak var ama her şey bir seçimdir. Herkes sağlıklı olduktan sonra bir şey kaybetmez aslında insan.

3. En ağır bulduğun, sana dokunan bir yemek var mı?
Karnıyarık. Dışarda yapılanlar çok fena. Alerji anlamındaysa, yok. Sevdiğin şey dokunur mu ayol insana :)))

4. Cinsellik ve aşk anlamında unutamadığın biri var mı?
Var. İşin ilginci; ikisi de farklı kişiler. (Açıklamayacağım tabi uzun uzun.)

5. Çocukken sevdiğin çizgi filmler?
Musti. O da sırf kedi diye. Büyünce, Garfield'ı daha çok sevdim.

6. Blogger'a ne zaman kayıt oldun? Kim vesile oldu? Nereden duydun?
Duymuştum daha önce. "Benim de olsun canım ne var. Yazılarım derli toplu bulunsun bi köşede." demem daha çok yeni. 2009 Yılının başında aldım URL'mi.

7. Çok paran oldu neler yaparsın?
Gerçekten çoksa, hayvan barınağı kurarım. Sonra kendim gezerim. Her şeyi denerim. En son olarak, hobimle ilgili bi iş kurarım :)



Aaa bitti mi? Güzelmiş. Hadi bi daha yapalım... (Lafın gelişi.)



Mimlendiniz!



Mimlerim, alfabetik olarak sıraya girmiştir.



Not: Bu mim, Lazanya tarafından başımıza açılmıştır.

monolog

Yıllar önce, bir yaz gecesinde tanıştım onunla. Bir dostuma kalmaya gitmiştim. Gece yarısı gelen bir başka dost, yanında onu getirmişti. Adı yoktu tanıştığımızda, eksikliğini de duymadık. Herkesin elinde bir kadeh vardı. Kiminde şarap, kiminde rakı. Koltuklar, kanepeler dururken yerlere serilmiştik. O küçük çatı katı, nasıl olup da bu kadar insanı sığdırmıştı içine hala anlamam.

Dünyayı o gece orada, bizim döndürdüğümüze yemin edebilirim. Kadehler kaldırıldı karşılıklı. Herkes hayatın tadını anlattı. Bulduklarımızı anlattık birbirimize. En çok da o bana anlattı. Öylesine etkilenmiştim ki. Tuhaf bir havası vardı; sevdiğine kemer, düşmanına kamçı. Öyle ayrıksı bir şeydi işte. Ortak dostumuz, laf arasında söyledi adını; Murathan. Ona hiç "Murat" demedim. Bu kısaltmadan nefret ettiğini de çok sonradan öğrendim.

Bir an gözgöze geldik sanki mum ışığında. Bakarken gözleri hiçbir şey söylememeyi çoktan öğrenmiş. Mırıldanarak konuştuk bir süre birbirimizle:

- İçine kapandığın, içine döndüğün söyleniyor.
- İçime kapanmadım ama içime dönmeye çalıştığım doğru. Hatta geç bile kaldım kendimi tanımak için. Yani derdim kendimle.
- Bunaldım kendiyle boğuşmasını başkalarında çözmeye çalışan insanlardan.
- Sen kendinden bir şeyler anlatsana.
- Biz neyiz biliyor musun?
- Henüz sevgili olmadığımız kesin.
- Bir ilişkiyi, bir aşkı beraberlik haline getiren kendindenliği bir düşün.
- Ya emek? Kendiliğinden mi olur aşk?
- Zamanla anlarsın, bu bir yanılsama.
- Alt tarafı bir yanılsama için çok fazla acı çekmiyor muyuz?
- Acı çekecek yerlerimi yok etmeden, acıyla baş etmeyi öğrendim.
- Ve inatla mutlusun öyle mi?
- Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?

Sohbetimiz kesildi. Araya dostlar girdi. Şerefe kalkan kadehler. Söylenen şarkılar; herkesin aşkında vardır gözüm... Gülüşmeler ağlaşmalar...

Şimdi yarım kalmış bir sevişme hatırlıyorum ve ne zaman otursam gecenin başına, ne zaman müziğin hala seni düşünüyorum...



*Murathan Mungan

Nil

Biraz erken girdin hayatımıza. Korkuttun hem biraz. Küçüksün; bal gözlerini annenden, dudaklarını babandan almışsın. Ama çok küçüksün. Sanki katiller, hırsızlar yani dünyaya özgü kötü insanlar seni 1 kere -sadece 1 kere- kucaklarına alsalar yetecek. Eminim merhamet hissettireceksin onlara. Saflığını kıskanacaklar, onlar da senin gibi duru olmak isteyecekler…

Bebeğim-bebeğimiz, şimdi benim kucağımdansın. Sana bir sırrımı vereyim. İlk defa bi bebeği kollarımın arasına aldım. Dizlerimi titrettin ulan. Ödüm koptu senden!

Uyuyordun. Sonra teker teker (önce sağ sonra sol) gözlerini açtın ve gözlerimin içine baktın. İnsanın tam gözünün içine bakıyorsun. Büyü de söyle bana, bunu şuncacıkken nasıl yapıyorsun?

Su gibisin ve Tanrının kutsadıklarını işaretlemekte kullandığı o bebek kokusunu taşıyorsun…

Annenle konuştuk. Tek bahsettiği oldun. Adından da tahmin edebiliceğin gibi annen sana hamile kaldığı yeri ve zamanı biliyor. Hayır, gerçekten. Kadınların böyle şeyleri abarttığını düşünürdüm. Ama keşke anneni senden bahsederken görebilsen. Seni ilk ne zaman hissettiğini sordum. Aslında tekmelemeni kastetmiştim. Ama öyle bir halde "ilk gün" dedi ki bana. İnandım. Yemin ederim kızım, annen biliyor…

Baban da benim gibi. Öyle acemi tutuyor ki seni. Ayakta durup seni omzuna yatırdığında daha da minik görünüyorsun. Bi de o zamanlar sanki gülümsüyorsun… Ben eminim, ileride kocaman bir kız olduğunda baban gibi bi erkekle evlenmek isteyeceksin…

Annen ve baban… Şimdi çok istedikleri sen, dünyadasın. Yani süpriz değildin, bekleniyordun. Oysa tam tersi gittikçe korkuları artıyor. Dünyadasın demek yetersiz. Dünyanın merkezindesin kızım…

Senin hakkında yazılacak çoook şey olacak. Senin önünde yaşayacak çoook şey olduğu gibi…

Yeter ki sen sağlıklı & analı-babalı büyü, adınla yaşa…


Istanbul

İstanbul’u severiz biz. Aslında bildiğimiz, hep bizim olan ama dolapta unutulmuş bir giysiyi bulmuş gibi severiz. Çiçek bizim için papatya, gül, kasımpatından önce pasajdır. İnci takı değil profiteroldür. Vapur ve tren ulaşım aracından ötedir. Ne zaman düdüklerini duysak, bizi çağırıyor sanır heyecanlanırız. İhmal edilmemesi gereken, masum ilk aşklarımızdır.

Havasına güven olmaz İstanbul’un. Örneğin; sabah saçınızı yaptırır, açık ayakkabı ile çıkarsınız evden. Öğlen sağanak bir yağmura yakalanıverirsiniz. Ne üst kalır ne baş. Lakin dert edilmez. Belki bu yüzden İstanbul kadınları fazla süs-püs sevmez. Belki de topukları takıldığından arnavut kaldırımlarına...

Ve evet, İstanbul’un havası gibi kızlarına da güven olmaz.

Ayaklarımız yere basar. Ne istediğimizi biliriz. Böyle yetiştiriliriz. Okumak ve çalışmak önemlidir. Koca sonradan gelir… Bizi kocalarımıza “vermezler”, “emanet ediliriz” biz. Ve her ne olursa olsun ailelerimizin yanında hazırdır yerimiz. Kapılar ardına kadar açıktır. Bunu biliriz, biz kendimize güveniriz…

Omuz silkmemiz, saç savurmamız meşhurdur. Kıymet bilmeyeni unutmamız kolaydır... Aşıksak ve ayrıysak ömür boyu yas tutarız. 2. Eşimizi almayız... Değil laf atmak, gözümüzün içine bakmak cesaret gerektirir...

Erkeklerimiz hiç toy olmazlar. Delikanlıdırlar. Emanete hıyanet etmezler, çocuklarını sarılıp öpmekten çekinmezler… Çocuğunu yol tarafından yürütenlerle kavga ederiz. İyi anne olur, iyi baba seçeriz… Hiçbir yerde hiçbir şey olmaz İstanbul'da büyümüş çocuğa...

Sevgilimizle rahat rahat el ele tutuşuruz, kuytuda öpüşürüz de. Lakin üstüne tırmanmayız. Özgürlüğün ne olduğunu biliriz. Ağır olmayı severiz. Soranlara sevgilimizin işini, arabasını, babasını anlatmayız. Sadakati, merhameti, dürüstlüğü önemlidir. Yemekte salata yiyenlere sinir oluruz. Biz sevgilimizle kokoreç yer, 2 tek atar, sirkeli-sarımsaklı işkembe çorbası kaşıklarız… En çıtır simit İstanbul'dadır. Siz adına ne derseniz deyin...

Yemek ısmarlar elalem sevgilisine, biz köprü ısmarlarız. Kıtalar arası severiz. Bir de köprüden geçerken sigara yakıp dudaklarımıza yerleştirmeyenden sevgili olmaz bize!

Anneanne başkadır babaanne başka, dede başkadır büyükbaba başka... Tanımadığımız kimsenin ablası, yengesi, abisi, dayısı olmayı sevmeyiz. Hanımefendi ve beyefendiyizdir. Bir de hanım kızlarımız vardır. Biz çıkmayız, flört ederiz. Erkek / kız arkadaş başkadır bizim için, sevgili başka. Dostluğun cinsiyeti yoktur. Sevgilimizin de hakkını veririz.

Kadın dediğin İstanbul gibi olmalıdır. İstanbul da bir kadındır işin aslı. Bir türlü uzağında kalamazsın. Mecburen uzaklaştın mı burnuna kokusu gelir. Kulağına, duymak istemediğin ne varsa fısıldar. İnadına çağırır seni. Şairin dediği gibi sadece Ankara’dan değil, her yerden güzeldir İstanbul’a dönüşleri…

İnsanların dinine, kökenine bakmayız. Ayıptır. Ermeni, rum, yahudi komşularımız ramazan ya da kurban bayramlarında evimize gelmişlerdir. Biz cenazelerinde dua etmişizdir. İster şirket sahibi olalım ister şirket çaycısı, aynı çay bahçesinde yudumlarız çayımızı. İnsanızdır sadece. İstanbul’da etiketlerimiz yoktur…

Haftaiçi çalışırız. Başımızı işimizden kaldırmayız. Çalışmanın hakkını verdiğimiz gibi eğlenmenin de veririz. Bu yüzden kadınlarımız hep cuma günü fön çektirir...

Telaşlıyızdır. Yeşil ışık yandı mı hemen kornaya basarız. 34 Plaka dışındakilere yol verir, tarif ederiz. Onlar misafirdir, biz İstanbul'uz. Her türlü ihtimali öngörür evden ona göre çıkarız. Erken gidip n'apacağım diye düşünmez, geç kalırsam ne derim derdindeyizdir. Hiçbir sevgili 5 dakikadan fazla beklenmez İstanbul'da... Acelemiz hayatadır...

Her şeyi dinler ama her şeyi beğenmeyiz. Sessiz durmaz, hiç beğenmezsek az alkışlarız. Saygılıyız... Şarkıların, türkülerin yarısının içinden "İstanbul" geçer, diğer yarısı da İstanbul'a yazılmıştır.

Cihangir'den miyavladı mı sarman, duyar Üsküdar'daki tekir. Kedilerimiz bile ateşlidir...


 

Yılmaz Özdil, İzmir'i yazar da ben Istanbul'u yazmaz mıyım? :)

Aysel'in karşısındaki adama...

Evet o benim... İnsanı kötü, karanlık ve çirkin yapan...
Ama bunu nasıl anlatırsın ki
   hayatında yaptığı en büyük kötülük
      bir gece yarısı, içip sevgilisinin kapısına dayanmak olan
         o kalbi çocuğa?
Hadi bilemedim, bir tekirin kuyruğuna teneke bağlayan...

Sen hiç düşündün mü –hani hiçbir şeyi tutamayacak diye baştan elini uzatmayan. Yine de bu sebebi olmamış gibi el’den saklayan– benim yanımda nasıl eğreti kalacağını?

Tamam hadi beni unut. Anlat, sen kimsin yolcu? Kendinden bahset bana...
Hayatımda kalma süren nedir mesela?
Gidince nasıl bir yıkıntı bırakırsın ardında?
Ve ben o noksanlığı nasıl sığdırırım hangi barakaya?

Ben senin tanıdığın kadınlardan olamam.
Bi şarap eşliğinde, mum ışığında, tütsü kokusunda
   tadına baktığın
      gözlerini kapayıp burnunu boynuna dayadığın...
Ve ne de onlar gibi bakamam sana. Ne görmek istediklerin benim üzerimde, ne de duymak istediklerin benim dudaklarımda...
En fazla tütün sarabilirsin bana. Hem de eski bir gazete kağıdına. Bir de belki yakarsın o parlak çakmağınla. Hepsi bu...

Hani olmaz olsa sevgili olsak seninle ve olan olsa ayrılsak, benim çarpıp gideceğin kapılarım bile yok...
Ben sana yokluk olurum...
Sana illet gelir benim elime iğne batsa. Senin acıların bana çocuk oyuncağı.
Küçümsediğimden değil. Başka hayallerin kahramanlarıyız...
Biz bu işi kıvıramayız...

Yine de düşündüğün gibi değil…

Hayır. İstiyorum...



*Attila İlhan'a...

Bookmark and Share