Taksim’de her zamanki mekanda oturmuştuk. Masayı donatmıştık ama kimse henüz kadehi eline almamıştı. Bu bi sınavdı. Yazılı kuralları olmayan ama tüm çetenin bildiği…
paydos't etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
paydos't etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zordur almak bizden kızı!
Yazının şarkısı budur. Dinleyerek okuyunuz.
Taksim’de her zamanki mekanda oturmuştuk. Masayı donatmıştık ama kimse henüz kadehi eline almamıştı. Bu bi sınavdı. Yazılı kuralları olmayan ama tüm çetenin bildiği…
Taksim’de her zamanki mekanda oturmuştuk. Masayı donatmıştık ama kimse henüz kadehi eline almamıştı. Bu bi sınavdı. Yazılı kuralları olmayan ama tüm çetenin bildiği…
“Evet, başlıyoruz” dedim. Selen masanın üstünde duran telefonunu Meral’e doğru itti. Kaçacak yeri olsa, eminim arkasına bile bakmazdı Meral. Lakin yolu yok. Hepimizin geçtiği ya da geçmek istediği o sınav, bu gece Meral için yapılıyordu…
“Canım n’aber? Nerdesin? … Hımmm hayatım anladım da ben hazır değilim henüz. 1 Saat sonra gelir misin? Oyalan işte biraz. … Tamam görüşürüz.” Diyip telefonu kapadı Meral. (+10)
Ve herkes aynı anda kadeh kaldırıp “şerefeeee” dedi…
Meral, Şebo’ya “az ye iç” dedi…
Osman, Meral’i evden almak için Maslak’tan Suadiye’ye geliyordu. Meral aradığında tam köprüdeydi. 1 Saat bekleyeceğini duymak hiç hoşuna gitmemişti ama sesini çıkartmamıştı…
Tam tahmin ettiğimiz gibi 1 saat sonra Meral’in telefonu çaldı. Meral isteksizce açtı, “hayatım şimdi Naz’la Yiğit geldi. Biz çıktık yoldayız. Taksim’e mekana geçiyoruz. Orda buluşalım.” Hızlı hızlı konuşup, telefonu kapatmıştı. (+10)
Naz bi kahkaha attı. “o laf doğru olsa, hepimiz şu an sağırdık!” dedi.
Meral mızıklanmaya başlamıştı.
Yiğit kızdı, “benim ne günahım vardı. Mahvettiniz beni. Ben anlamam. Osman da geçecek bu yollardan.”
Yudum Yiğit’e çıkıştı, “geçecek geçecek de sen sus. Sen damat kontenjanından girdin çeteye. Çok konuşma.”
Hepimiz gülmeye başladık. “Şerefeeeee”
“Şebo nolursun yaa, az yee” dedi Meral.
2.5 Saat sonra Osman geldiğinde suratı düşmüştü. Yine de olumsuz bi şey söylemedi. Hepimizle tek tek merhabalaştı… (+10)
Osman, Meral ve Şebo’nun ortasına oturdu. Muhabbete başlayınca Osman iyice neşelendi…
Herkesin keyfi yerindeydi. Yalnızca Şebo durmadan şikayet ediyordu. Yarım saat sonra Şebo “inanabiliyor musunuz yine ayrıldıkkkğğğkkkggg…” diyerek Osman’ın üstüne çıkarttı. Yani kustu…
Bu işi Şebo’nun yapmasının iki sebebi vardı. Diğer kızlar içlerinden kıskıs güldükleri için depresif rolü yapamıyorlardı. İkincisi ve daha önemlisi; Şebo istediği zaman kusabiliyordu. Evet inanılmaz ama canı istediğinde, ortada hiçbir sebep yokken kusabilme yeteneğine sahipti… Meral’in “az ye” demesinin sebebi buydu. Gerçi zaten bu yalvarmalara kulaklarını tıkamış, bütün mezelerden haylice yemişti Şebo…
Osman hiç mi hiç bozulmadı. Meral’e “bi lavaboya gidin de yüzünü gözünü yıkayın” dedi. Şebo’ya “amaaan sana adam mı yok. Bak bizim Mehmet’le tanıştırayım sizi ben” gibi şeyler diyip, moral düzeltme çabalarına bile girdi. (+10)
Kızlar wc’de gülmüşlerdir ama biz masada çok ciddiydik. Skor tutuyorduk ve Osman açık ara Yiğit’i sollamıştı. Çünkü Yiğit kendi sınavında, Naz’a laf çakmıştı. Oysa Osman son derece iyi gidiyordu.
Kızlar gelince Osman lavaboya gitti. Üstünü temizlemeye…
Meral “n’olur yeter artık. Adam geri alacak teklifini. Evlenemeyeceğim sizin yüzünüzden” diye söyleniyordu.
Damla “s.ktrsin be ordan. Hem bunlar olabilecek şeyler. Seni yüzüstü bırakıp gidecek bi adamla evlenmek istemezsin herhalde” dedi.
Meral “evet de aynı gün gelmez kimsenin başına. Kocam kaçacaaak” dedi.
Yiğit “seviyosa kaçmazzz” dedi.
“Şerefeeee”
Osman geldi, oturdu. Oyun sırası artık Meral’deydi. Karşı masadan bi kadını işaret etti “ne bakıyosun sen kadına iki saattir?”
Osman ne olduğunu bile anlamamıştı. “Saçmalama istersen Meral” filan diyebildi. Bizim kız diretiyordu; baktın işte gördüm diye. Osman dayanıyordu, “hayatım bak içtik de. Sonra konuşalım. Yok öyle bir şey” filan falan… Kendi sinirlenmediği gibi, (sözde) sinirli Meral’i de sakinleştirmeye çalışıyordu. (+10 Puan daha ekledik hanesine.)
Artık saatler iyice ilerlemişti. Osman “artık kalksak mı?” dedi.
“hooop” dedim “daha asıl mevzuya gelmedik!”
Osman şaşırmıştı. “Noldu ki?” dedi.
Naz araya girdi “eee” dedi, “daha bizden istemedin Meral’i.”
Osman hala ifadesiz bi yüzle bakıyordu. Eminim o an 3 saniyede gözünün önünden olanlar geçmiştir. Sonra birden her şeyi anladı. “Doğru ya!” dedi, “kusuruma bakmayın.
Allah’ın emri, peygamberin kavli ile Meral’i sizden istiyorum.”
Meral, ne güzel bi adam seçmişti sevmek için…
“Verdik gitti” dedik hep bir ağızdan.
“Şerefeee…”
aslanlar sahada
Çeteden Selen aramış, olan biteni telefonda anlatmıştı... Her zamanki mekana buluşmaya gittiğimde, oradaydı. Beni beklemeden rakı söylemiş, hatta kadehi yarılamıştı. Ağladığını tahmin etmek güç değildi. Gözleri şişmişti. Kırmızı gözlerinden alev çıkıyordu sinirden. Bense gülmekten “merhaba” bile diyemedim. Kahkahalar atıyordum karşısında. Kendimi tutmam imkansızdı…
…
Selen’in sevgilisi Metin, koyu Galatasaray’lı!
Selen, koyu açık ne demek bilmez. Bildiği; Metin’in Galatasaray’ın maçlarını takip ettiği. Kaybederse yanına yanaşılmadığı, kazanırsa tadından yenmediği. Bir de Selen’in bildiği, Galatasaray’a cim bom bom dendiği. Zaten normal olan her kadın gibi maça merakı da yoktur. Bunlara da şükür yani.
Metin, iş gezisindeymiş. 1 Hafta sonra şehir dışından döndüğü gün, derbi var.
Aslında aynı kafadayız Selen’le. Maç seyrettikleri sırada, adamların taciz edilmesine karşıyız biz. Adam ana avrat sövecek. Hemcinsleri ile çenesinden bira akıtacak, cipslerin üstünde tepinecek filan. Ne işimiz var o ortamda bi kadın olarak? Cıksss… Hiç bize göre değil bu.
Selen zaten Metin’in geldiği günü gözden çıkarmış. Hem de anlayışlı kadını oynayarak; “1 Gün daha dayanırım hayatım. Sen çık eğlen. Takıl arkadaşlarınla, rahat ol.” Lakin adam fena özlemiş. “Öğlen evdeyim. Bendesin” demiş.
Emir büyük yerden :) Selen gitmiş tabi. Kurulmuşlar salona. Açmışlar televizyonu. Maçın 1. yarısı öpüş koklaş bitmiş. Arada, *horoz işi bi sevişilmiş. *Horoz işi: Alelacele, ayaküstü, çarçabuk. Bu durum hoşuna da gitmiş Selen’in. 2. Yarı yine öpüş koklaş. Metin “kalk” demiş, “içeri geçelim.” Gururu okşanmış tabi Selen’in. Eee adam derbiyi bırakıyor! Düşünün yani. Kaç yıldır birlikteler. Adam hala özlüyor, hala dayanamıyor filan. Selen’in ego tavan!
Neyse olay bitmiş, bizimkiler bitmiş, maç bitmiş... Selen, maçı da seyredemedin diye cilveleneyim demiş. Adam demez mi “2-1 yenildik” diye. Sonra uzanmış, yatak odasındaki televizyonu da açmış. Özetler, yorumlar filan. “Bak işte, bak” demiş Metin, “az önce bu ibne yüzünden kaçırdık güzelim golü!” “Nasıl yani?!” demiş Selen. Eminim gözleri kamyon tekerleği gibi açılmıştır. “Basbaya” demiş, “ya yarım saat önce penaltı kaçırdık bu şerefsiz yüzünden.”
…
“Lan yarım saat önce, biz porno yıldızlarının bile altından kalkamayacağı pozisyonlar sergiliyorduk. Herif o sırada maç dinliyormuş, inanabiliyor musun?!” dedi Selen. Ben güldükçe daha da sinirleniyordu ama elimde değildi...
:)))
tencere
Katıldığım bi gezide tanıştım Kapak’la. İşin aslı, iki gün sonra beni arayıncaya kadar telefonumu verdiğimi bile unutmuştum. “Sizin oralardayım” diyince iş çıkışı bi akşam görüşmüştük. Bizim buraların aslında onun oralar olduğunu duyduğumda şaşırmıştım. “Sizin oralardayım” demek geçerken uğradım, yolum düştü manasında değil midir? İnsan yanındaki semt için demez ki böyle şeyler… Velhasıl bi kahve içtik, biraz lafladık işte. Kahve içerken yaptığımız günlük bi sohbetti… Hani bazı insanla tanıştığınızda kanınız kaynar, bi enerji hissedersiniz, frekansınız tutar vs. neyse artık adı, öyle bir şey olmadı.
Bir hafta sonra tekrar aradı Kapak. Sesi kötü geliyordu. “Senle konuşmaya ihtiyacım var” dedi ki bence, "senle" yerine "biriyle" demeliydi. Zira biz dost değildik. Arkadaş bile değildik hatta. Lanet olsun içimdeki şu yufka yüreğe. “Olmaz” diyemedim.
Bizim! oralarda buluştuk. Benim de katıldığım aynı gezide Tencere’yle tanışmış. Bir iki kez görüşmüşler hafta içi. Sonraki hafta sonu birkaç arkadaşlarıyla evde tabu oynamışlar, film izlemişler. Sonra geç oldu, burada kal bla bla bla. Gece yatacak yer organizasyonu. Eh tabi aynı yatak. Buraya kadar her aklı başında insanın tahmin edebileceği olaylar. Asıl anlattıklarını bundan sonra nasıl yazacağımı düşünüyorum… Kapağa göre, üstüne atlamış adam. N’apacağını bilememiş. Sabah olmasını, yatağın ayak ucuna oturup beklemiş. Ağlamış filan. Gözleri dolu dolu anlattı. “Ben boşandıktan sonra bunca yıl bunun için mi kimseyi sokmadım hayatıma” dedi. İlk kez ellerine dikkat ettim. Tırnaklarının hepsi yenmişti.
“Aradım Tencere’yi. Yarın görüşüp konuşacağız. N’olacak şimdi?”
Oyunlar bence ilişkiye renk katar. Flört etmek budur zaten. Cilveler, tripler, gönül almalar, jestler, küsmeler… Lakin bu gibi önemli olaylarda tavrım nettir; “ya sev ya terk et!” Yahu neredeyse “adam bana tecavüz etti” diyorsun (yani bence anlattıklarının meali bu), sonra n’apsam n’etsem de adamla sevgili olsam planları yapıyorsun (yani bence aynı adamı arayıp, “konuşalım” demenin meali bu). Hiç de kibar, naif, yumuşak tavrım olmadığından gayet net dank diye bu düşündüklerimi de söyledim.
Ben nedense boşanmış olmasına, başına gelenlere, içinde düştüğü duruma, şuna buna değil de tüm bunları hemen hiç tanımadığı bana bi çırpıda anlatabilmesine şaşırmıştım. “n’olacak şimdi” diye soruyordu! Bana!
Tamam, çete içinde aşk meşk meselelerini, kadın – erkek ilişkilerini konuştuğumuz vardır ama… Adı üstünde çete. Bi hukukumuz var yani. Kaçak et kesmişliğimiz, tekel soymuşluğumuz, yeri gelmiş kavgaya bulaşmışlığımız, hayvanlara eziyet etmişliğimiz, yalancı şahitlik yapmışlığımız, suç ortağı olmuşluğumuz var yani. Oysa şimdi Kapağın yaptığı; “selam. Ben Kapak. Hapishaneden kaçmak için tünel kazalım mı?” demeye benziyordu. Hayır ne malum benim gardiyanın adamı, müdürün ispiyoncusu filan olmadığım. Neye güveniyorsun. Üstelik dikkatinizi çekerim; verdiğim örnekte bir kerelik bi suçtan bahsetmedim. Düzenli yapılan bi eylemden bahsettim. Başıma geleceği tilki gibi anlamıştım ama maalesef tavşan gibi kaçarım yoktu…
Nasıl olduğunu bilmiyorum ama aynen öngördüğüm gibi oldu. Sanki çok yakınmışız gibi devamlı aranmalar, sms’ler başladı. Ben aşk doktoru filan değilim ki. Zaten bu tip kadrolar dolu. Ve maalesef gelen mesajlar ilk okul düzeyindeydi.
- Sinemaya gitmek istedim. İstemedi. Sebep?
- Sinemaya gitmeyi sevmiyormuş.
- Sinemaya gitmek istedim. İstemedi. Sebep?
- Sinemaya gitmeyi sevmiyormuş.
- “Yemeğe gidelim” dedi. Sence ne demek istemiş olabilir?
- Adam acıkmış.
- Adam acıkmış.
- Bana “aşkım” dedi.
- Ağzından kaçmıştır.
- Ağzından kaçmıştır.
- “Bu akşam bende kalsana” dedi. Neden çağırdı ki?
- Sevişmek için.
- Sevişmek için.
- Sol kulağımı emdi. İnliyim mi?
- !!!???
- !!!???
Hiç abartmıyorum diyaloglar bu şekildeydi. Ve ben, kadın bikbiki zikziki çekebilecek bi dişi değildim. Ben mesafe koymaya çalıştıkça, ot dibimde bitiyordu. Ot olsa yine iyi, sarmaşıktı bu. Dolanıyordu!
devamı da var...
Enİkonu
paydos't,
tencere kapak
yanlı'ş
Fidan, Murat’tan ayrıldı. Ben çok tuhaf hissediyordum. Sanki ben sebepmişim gibi, sanki ben ayartmışım gibi. Fidan “saçmalama” diyordu, “ben istedim senden bunu. Ben demedim mi aldatıyor beni. Bir zarf atalım Murat’a diye. Lütfen böyle düşünme…”
Engellemiştim msn’de Murat’ı. Birkaç gün sonra bir mail geldi.
Msnde yoksun. Canım sıkkın. Belki konuşuruz biraz demiştim…
Neden diye sormayın. Ben de bilmiyorum. Maili alınca kaldırdım engeli. Hemen yazdı Murat; “nbr?” N’apmam gerektiğini kestiremiyordum, yani nasıl yazmam gerektiğini. Öyle havadan sudan lafladık biraz ama bir şey vardı. Çok donuktu Murat. Oyunu anladı mı, benden şüpheleniyor mu diye düşünüyordum. “Neyin var?” dedim. Birden düğmeye basmışım gibi yazmaya başladı:
Canım sıkkın. Aslında neden sana mail attım bilmiyorum. İnsan bazen tanımadığı biriyle konuşmak istiyor. Bu daha güvenli geliyor sanırım. Ya da ben öyleyim. Arkadaşlarıma derdimi, sıkıntımı filan anlatamam. Ama işte nette ne biliyim. Sen mesela. Bence arkadaşlarımdan daha objektif olabilirsin. Zamanın varsa tabi?
Şok olmuştum. Benden şüphelenmediği kesindi ama şimdi kaçamazdım. İçimden dur bi de ben benzetiyim seni diye geçirdim. “Paylaşmak istersen bana anlatabilirsin” dedim. Ne klişe bi cümledir. Hep işe yaraması ilginç tabi…
Önce biraz geveledi… Sonra… Fidan’dan bahsetmeye başladı…
Biriyle yazışıyorduk netten. Keyifliydi. Hatta telefon alıp verdik. Arada bir de sms filan atıyorduk birbirimize. Sanırım bana karşı bişiler hissetti. Yani ben öyle yakışıklı, karizmatik vs bi adam değilim. Nasıl oldu, noldu anlamadım. Ankara’daydı o. Çağırdı. Aşık olmasından korktum. Gitmedim. O geldi bu sefer. Emrivaki yaptı resmen. Ben çağırmamıştım yani. Pazartesi Salı izin alabilirdim hatta ama işleri bahane ettim. Ertesi gün geri yolladım. Geçen gün mail atmış. Kızmış bana belli. Ama bizim bi ilişkimiz yoktu ki. Şimdi napıcağımı şaşırdım.
Şaşkındım. Yazarken ellerim titredi, “peki o h.sonu noldu? Yani niye kızsın ki ya da nasıl yanlış anlamış olabilir ki bu kadar seni?”
Hava alanından aldım onu. Normal bi arkadaşım gibi. İyi bi otele yerleştirdim. Özel misafirim olduğunu söyledim hatta otele. Bi tatsızlık çıkmasın diye. Sonra dolaştık işte. Yemeğe filan gittik. Elimden geldiğince iyi yerlere götürdüm. Bak, erkek olsaydı da ben böyle ağırlardım. Sonuçta misafir o. Tabi ki ben ödeyecektim. Tabi ki benim şehrime geldi, ben gezdirecektim. Bunları bir şey bekleyerek yapmadım ki ben. Ama sonra asansörde öptü beni. Dürüst olucam sana. Yattık da. Hayır da diyebilirdim tabi ama neticede erkeğim işte. Hata yaptım kabul. Şimdi nasıl düzelteceğimi bilemiyorum. Üzmek istemiyorum onu ama bi ilişki değildi benim istediğim. Hiç öyle davranmadım ona. Ama öyle bir mail atmış ki. Susmalı mıyım yoksa sen yanlış anladın mı demeliyim şimdi.
“Sus” dedim “suuus!”
g'üçlü oyun
Bizim çeteden Sevgi aradı. Bir arkadaşı var Fidan adında. Kadın Ankara’da yaşıyor. Bir sevgilisi varmış, Istanbul’da. “Biliyorum çocukça ama Fidan sevgilisini denemek istiyor” dedi. Sanırım hemen herkesin denediği gibi… Benim, adamı msn’e eklememi ve kırıştırmamı istediler. Fidan, Murat’ın arkadaşlarını tanıyacağından şüphelendiği için hiç tanımayan biri olsun demiş. Önce “olmaz, yapamam” filan dedim. Tek düşüncem; adam bana asılırsa Fidan’a bunu nasıl söyleyeceğimdi aslında. Fidan ısrar etti. “Bak sana hikayemi anlatayım” dedi.
Netten tanıştık. Öncesinde yani yüzyüze gelmeden önce, 2.5 ay sohbet ettik. Hoşsohbettir. Çok seviyelidir. Hemen 2. gün “cam açsana” diyen tiplerden değil yani. Fotoğraf da istemedi hiç. Hemen her şeyi konuşuyorduk. Maç, politika, günlük işler, ailelerimiz vs. 3. Aya yaklaşırken gelsene dedim ona. Bilirsin işte, fiziken de bilmek istedim. Dokunmak, gözlerine bakmak, sesini telefondan mekanik değil gerçekten duymak istedim. Gelmedi. Ben gittim Istanbul’a. Hava alanından aldı beni. Otele gittik. Yatakta çok güzel güller vardı. Valizi bırakıp çıktık. Gezdik. Akşam güzel bir yemeğe götürdü beni. Şarap, mum ışığı vardı. Romantikti yani. Sonra otele getirdi yine. Asansörde öpüştük. Seviştik. Ertesi gün tekrar havaalanı. Sarıldık vedalaştık. Öyle sıkı sarıldı ki. O an, beni bırakmak istemediğini anladım. Mecburen gitmek ne demek anladım. Ben Ankara’ya dönünce msn’den devam ettik aynen sohbetlere. Şimdi sen diceksin ki “belanı mı arıyosun kızım.” Değil işte. Bir şey var, hissediyorum. Belki başka biri ya da birileri. Sorsam inkar edecek. Kesin. Lütfen benim için bunu yap. 1-2 Gün msn’de konuş. Belirsizlik çok kötü.
Bu aptalca oyunun içine düştüm işte. Hiç de öyle değil. Bunu güçlü kadını oynadığım için yazdım. Ben de aynı durumda olsaydım, ben de denerdim sevgilimi. Birinin de benim için bunu yapmasını isterdim.
Murat’ın msn adresini aldım. Ekledim. İlk gün ikimiz de online durduk, bir şey yazmadan. 2. Gün, (tahmin ettiğim gibi) Murat dayanamayıp msn’ini nereden bulduğumu sordu. Ben de o klişe yalanı attım; “grup mailinde vardı. Rahatsız olduysan sileyim!” Tabi ki rahatsız filan olmamıştı. Merak etmişti sadece! Sohbet ettiğimiz ilk gün hiç pas vermedim. Resmi bile sayılabilirdim. Şüphelendirmek istemedim. Ertesi gün msn’i açtığımda hemen yazdı; “dün bir iyi akşamlar demeden gittin. Ayıp değil mi? Günaydın de bari şimdi” diye. “Günaydın” yazdım. İçimden sövdüm. Nerede olduğumu sordu. Istanbul’daydım. Elinin altında yani. Günün mutluluğu bu oldu Murat için. Ertesi sabah artık benim zamanım gelmişti. Nasıl oldu hatırlamıyorum ama yeni geldi, bir zarf attım. “Sevgilin ne der peki buna?” Murat’ın cevabı çok netti; “sevgilim yok ki!” Biraz daha kışkırttım ama ters anlamda. “Aaa olmaz mı” dedim. “sevgilin, görüştüğün biri, adı konmamış biri ama düşündüğün, bir şeyler hissettin biri. İlla ki vardır” dedim. “E yok. Neden inanmıyorsun?” dedi. Üstelemedim. O akşam başka bir şey de oldu. Murat, Fidan’a iyi geceler diledi, erken uyuyacağını söyledi. Offline oldu ama bana yazmaya devam etti. “Saat geç oldu. Yatmıyor musun?” dedim. “Hayır. Senle sohbet güzel” dedi. “Bi ara çıkalım” filan yazdı. 2.5 ay Fidan’la yazışan adam, bana 2.5 günde görüşelim diyordu. Vaaay beee! dedim içimden.
Fidan’ı tüm bu aşamalardan anında haberdar ediyordum. Hatta log filan tutmayı bırak, anında kopyalıyordum yazışmaları. Çok sinirlendi. “Ben biliyorum yapacağımı!” dedi. Sakin ol, boşver, sinirle bir şey yapma, belki yanlış yorumluyoruzdur gibi bir şeyler geveledim…
Sabah Fidan aradı. Murat’a bi ayrılık maili döşemişti. “Sana da yolluyorum şimdi” dedi. “Madem bitiyor, onu egosuyla sapasağlam bırakmaya niyetim yok. Benden sonrası tufan.”
Murat,
seninle bir şeyler yaşadım. Ama bunlar duygusal değilmiş. Bunu yeni anladım. Çünkü bana aşık biri var ve ben de ona aşık oluyorum. Sanırım seninle olan sadece seksti. Malum zaten başka şehirlerdeyiz. Sadece 1-2 kere sevişicez diye birbirimize bu kadar zaman ayırmamıza gerek yok. Zaten yatak hayatımız da pek iyi değildi. En azından benim için. Bu kadar zahmete değmez yani. Üzgünüm. Kendine iyi bak. (Msn şifrem sevgilimde de var. Yani yazmaz ve mail atmazsan sevinirim. Mutluluğumun bi hata yüzünden bozulmasını istemiyorum.)
Mutlu Menekşe
Menekşe. 40 Yaşında. Çetenin en yaşlısı değil ama sevgili konusunda en tecrübesizi. Tamam biz de her çıktığımızı kolundan tutup çeteyle tanıştırmıyoruz ya da eve sokmuyoruz ama Menekşe’nin durumu farklı. Kırılmaktan korktuğu için mesafeli. Hatta olaki bir adamdan hoşlansa, başlar terslemeye!
Çetedeki kadınların içinde bu derece masum kalabilmesi büyük başarı. Tamam başımız kel, kendimize ilacımız olmayabilir ama ilişki matematiğinden gayet iyi anlarız biz çete kadınları. Nerede problem orada çözümdür yani. Lakin bu akıl yürütmeler, fikir vermeler Menekşe’de hiçbir işe yaramaz. Çünkü Menekşe’nin bir kulağından girer, diğerinden çıkar. Yine bildiğini okur saf kadın Menekşe.
Menekşe’nin işte bu durumunu bildiğimizden, bizi Mutlu ile tanıştırdığında hem çok sevinmiş hem de çok şaşırmıştık.
Mutlu, boşanmış. Yani tecrübeli olduğu kesin. Gayet ilgili, espirili, ortak zevkleri var, inat yapmayan, Menekşe’nin uzak durma tepkilerine karşı anlayışlı, terslemelerine alınmadan gülüp geçiyor, çeteyle tanışmaktan memnun.
Bir mesele olduğunda Mutlu’nun tarafını tutuyorduk. Menekşe, ne halin varsa gör tavrındaydı çünkü. Ki bizce yanlıştı. Adamı sahiplenmiyordu. Mutlu ne yapsa bi türlü yaranamıyordu.
Bizi yemeğe davet ediyor, tiyatroya gidiliyor hep beraber, çay kahve filan… Herkes muhabbet ediyor işte. Muhabbet sıralaması yaparsak, ben ilk 3’e girmem yalnız. Daha sessizim. Menekşe’yi sevdiğimden hemen yüzgöz olmuyorum adamla. Yine de sıcakkanlı adam. “Seni nüfusuma alacağım. Kızım ol benim.” diyor. Bu adam ne diyor? diye düşünüyorum ben de.
…
Bir partiye gittik çeteyle. Mutlu da geldi. Menekşe’nin sevgilisiydi. Gelmesi normaldi. Arabayı kullanacağı için 1 kadeh içti. Biz rahattık. Yedik içtik. Güldük eğlendik. İçeride birbirimizi kaybettik. Otoparkta buluşalım diye telefonlaştık. Menekşe, Mutlu ve ben bekliyorduk. Yanağımdan makas aldı adam, Menekşeye döndü “manevi kızım bu benim yaaa” dedi. Gülüştük. Sonra Menekşe çeteye bakmaya içeri gitti. Ve “biz aslında senle çok güzel sevgili oluruz ama çok dost kaybederiz.” 2 Cümle arası, 30 saniye sadece. Ben şoktayken devam etti üstelik; “etrafına baksana. Bunlar süs bebekler. Güzellik önemli değil. Zeki olmak önemli. Senin gibi…”
30 saniyede aklımdan 30 düşünce geçti. Zeki olduğumdan herhalde!
Önce ağzını burnunu kırmak istedim. Hemen vazgeçtim. Elim filan acır diye düşündüm…
Sonra gerçek alternatifleri düşündüm. Menekşe’ye söylemeyi mesela. Zaten kadın-erkek ilişkisinde n’apıcanı bilemeyen Menekşe’nin sonraki ruh halini de düşündüm.
Sustum. Yazmayı düşündüm…
Enİkonu
paydos't
kartlaştık
Okuyucuya önemli not: Aşağıdaki yazı kadınlar için uyarı amaçlı yazılmış gerçek bir olaydır! Bu sefer eğlenceli bir şey beklemeyin.
* Ben – Ben
** Sevgilisinden yeni ayrılan – Damla
*** İniş çıkışlı bi aşk yaşayan - Yudum
(Tabi ki isimleri ben uydurdum.)
3 sene önceydi. 3 Kadındık. Hepimizin zor bi dönemi. Birimiz sevgilisinden yeni ayrılmış, birimiz işsiz kalmış, birimiz problemli bi ilişkide… “Tamam lan” dedik, “1 Hafta her şeyin a.k. Hadi Bodrum’a.” Birimiz oteli ayarladı, birimiz biletleri, birimiz işinden izin aldı, öbürü sevgilisine mırıldandı… Ayarladık işte özetle, Bodrum’da aldık soluğu.
Aslında ilk 2 gün deniz ve güneşten ibaretti. Sıkıldık. Benim iş telefonlarım susmadı, birinin eski sevgilisi rahat bırakmadı. Adam gaza geldi, Bodrum’a gelmelere kalktı. Öbürünün sevgilisi mızmızlandı…
3. Gün dayanamadık. Karar aldık; kapattık telefonları, otelde bıraktık. Gündüz her zamanki gibiydi ama gece azıcaktık! İsim vermeyeceğim popüler ve (güya) klas bi bara gitmeye karar verdik.
…
Teras şeklinde bir mekan. (Aslında mekanı tarif etmeyeceğim.) Müzikler güzeldi. (Çalan müzikleri de söylemeyeceğim.) Kadınlar hoş, adamlar çekici… Klasik bakışmalar, tanışmalar, kadınlar tuvaletinde dedikodu, erkekler de içki getirirken barda konuşuyorlar kendi aralarında vs.
Hepimiz içtik tabi. Damla fenaydı yalnız. Görünüşte bir şey yok ama anlarım. Kaç yıllık arkadaşım. Bu arada da biriyle bakışıyor. “Kızlar” dedi, “bu gece otele yalnız dönebilirsiniz.” Tuvalete gitti sonra. Dönüşte adam çıktı yoluna. Uzaktan izliyoruz. Ayaküstü konuştular biraz. Adam kartını çıkarttı. Ve bizimki de! İçimden “tamam s.çtık” dedim. Kızım one night stand işte. Kartını ne b.k yemeğe veriyosun adama.
Önce Damla geldi yanımıza. “Kartlaştık” dedi marifetmiş gibi. Sonra adam yanında arkadaşlarıyla damladı. Müzikten bir şey duyulmuyor zaten. Karşıdaki de eğilir kulağına ya. Sinir olurum. Elin herifinin nefesi dibimde. Ben tuvalete gidelim işareti yaptım Yudum’a. Bi durum değerlendirmesi yapalım.
Benim otele dönüp zıbarasım var. Yudum kararsız. Damla’nın niyeti zaten biliyoruz. Döndük yanlarına.
Erkekler dediler ki “hadi hep beraber otele gidelim.” Yudum ve ben istemediğimizi söyledik. Israr etmeye başladılar. Yudum bi ara “sevgilim gelecek sabah” dedi. “Ya işte yatmamız şart değil, uyurduk beraber” filan diyor salaklar. Damla “ya uyucaksak herkes oteline gitsin” diyor. Biz “hayır” dedikçe, herifler azıtıyor. Fiziksel de tacizler başlıyor. Hepimizi kolumuzdan tuttular. Bırakmıyorlar. Korkmaya başladık. Alkol filan kalmadı, hepimiz cin gibi ayıldık. Sesler yükselmeye başladı. Müzikten etraftaki kimse farkında değil ama bağırışıyoruz. Heriflerden biri bira şişesini kırdı. Damla’nın sırtına dayadı! “Bunun yüzünde gezinmesini istemiyorsan benimle gelirsin!” dedi. Gözümüzün önünde ama bir şey yapamıyoruz. Baktım inatlaşmakla olmayacak. Birden çark ettim ben. Nasıl yaptım bilmiyorum ama inandırdım. “Tamam” dedim, “ben geliyorum! Gidelim kızlar, napıcaz bu gece de yalnız başımıza. Sabah döneriz ama.” Kızların bana bakışını unutamıyorum. Şok haldeler. “Yalnız önce bi lavaboya gidiyim ben.” Sıyrıldım birinin elinden. Heriflerden cevap beklemeden döndüm arkamı, başladım yürümeye.
Bi garsonla gözgöze geldik. Diktim gözlerimi, içimden yalvarıyorum: “n’olur anla! Takip et beni, takip et beni…” Biraz sonra tuvaletin kapısını tıklattı biri. Tuvalet kuytuda kalıyor biliyorum ama heriflerden birinin geldiğinden bile şüphelendim. Baktım garson. Yüzüm ne haldeyse, hemen içeri geldi çocuk. Telaşlandı filan. Kısaca anlattım. “Burdan çıkmamız gerek” dedim. “Tamam” dedi çocuk, “dur burda, ben 5 dakika sonra geliyorum.” 5 Dakika bile sürmedi geri döndü. “Beraber çıkacağız” dedi, “arkadaşlarına da haber ver.” Hay a.k. Nasıl?! Bi daha telefonumu yanımdan ayırırsam, kafamı duvara vura vura becersinler beni. Haber filan veremedim. Yapacak bir şey yoktu. Çıktık. Bi baktım, abartmıyorum çalışanlardan oluşan bi koridor var resmen. Pop yıldızı gibiyim ya da. Kızlar uzaktan gördüler. Yanlarından geçerken ikisi de kedi gibi sıvışıp, benim koruma çemberinin içine girdiler. Kapıda taksi hazırdı...
Otele döndüğümüzde hiçbir şey konuşmadık ama uyuyamadık da. O kadar adrenalin damardayken nasıl uyunabilirdi ki. Zaten sabah olmuştu. Biraz uzandık. Sonra sözleşmiş gibi yataklarımızdan fırladık. Bikinilerimizi giyip kumsala indik.
Sessizliği Yudum bozdu:
- Herifler bizi çatır çatır s.kicekti lan!
Merak eden okuyucuya not: Kartvizit olayından bir şey çıkmadı. Yani aramadı, rahatsız etmedi sonra herifler. Şansımıza!
Enİkonu
Dante'li Çorap,
paydos't
de'şifre
Size, bizim çeteden bahsetmiş miydim? Kadınlı erkekli grubumuza; çete deriz biz. Grubun en yenisi 5-6 yıllıktır. Çoğumuz çoğumuzun ilk gençliğini biliriz, hepimiz hepimizin hayatını…
Dün çeteden Naz aradı. “Yarın akşam, seni içmeye götürüyorum. Kızkıza kafa çekeceğiz.” dedi.
Naz eski tanıdık. Okulu, ailesi, flörtleri, eşi hemen her şeyini bilirim…
Naz, aşk kadını. Evlilikle filan hiç ilgisi olmadı, hevesi de. Onun için sevgilisi varsa, her şey yolundaydı. Kurcalamaya, düzeni bozmaya gerek yoktu. Taaa ki hayatına Yiğit girinceye kadar. Evlenmeye niyeti olmayan çekici gelir erkeğe diye düşünürüz ya hep, değil. Ya da öyle de, o kadınla evlenmek daha bi çekici geliyor demek ki. Yiğit çok aşıktı Naz’a. Naz’da çok memnundu ilişkisinden. 2 Yıl flört ettiler. Hem de ne flört…
Aşkın şifresinin hikayesini anlatayım, mesela size. Naz, Yiğit’e not bırakırdı; “13” diye.
- Alo. Yiğit beyle görüşmek istemiştim.
“Seni seviyorum” 13 harftir ya. Seni seviyorum, derdi Naz. Sonra Yiğit de bu oyuna katıldı. Ancak Yiğit “54” diyordu. Uzun süre çözemedi Naz, bu rakamın manasını. Sonra anladı; seni hiç kimsenin hiç kimseyi sevemeyeceği kadar çok seviyorum.
Böyle aşk yaşadılar. Sonra Naz terk edilmekten korktu. Bu korkusu, evlenme korkusundan ağır bastı. Nikah masasına oturdular. Çocuk yaptılar. Çok mutluydular.
Birlikte yemeğe çıktığımız zamanlar, masanın altından birbirlerinin bacaklarını okşarlardı. Kaç kere wc’de kırıştırırken yakalamıştık onları. Çocuğu, çeteden birine bırakıp haftasonu kaçamaklarına giderlerdi. Arada haftaiçinde otellerde kalırlardı. Evli ve çocuklu oldukları halde, birlikte olmak için sürekli fırsat kollarlardı. Seks hayatları da yolundaydı yani.
Bi sorun yoktu. Çeteyle görüştüğümüz zamanlarda da hep gülüyordu yüzleri. Gözlerinde kıvılcımlar vardı. Daha doğrusu, biz öyle sanıyormuşuz meğer.
Naz’ı ilk kez öyle gördüm dün akşam. Evet yine gülüyordu, yine dedikodu yapıyorduk, yine konuşuyorduk vs. ama gözleri başkaydı Naz’ın. Bir şey vardı. Anladım işte. Anladım ama sormadım. Biliyordum, kendisi söyleyecekti nasılsa. Yanılmadım da…
Aşk! Seks! Aşkla seks! Birbirleri için deli olan 1 kadın ve 1 erkek. Şimdi nasıl bu hale gelmişlerdi. İnanılır gibi değil. Anlattı Naz…
Sevişmelerimiz, çocuğun iki ağlama arasına sıkıştı. Artık cilveleşmez olmuştuk. Bakışlarımız bile birleşmiyordu ki, gözlerimizi kaçırıyorduk. Geçen gece ise bardağı taşıran son damla oldu. Üniversiteden erkek arkadaşlarıyla maç seyretmeye gitmişti. Geç geldi eve. Uyuyordum ben. Gözümü bir açtım ki; Yiğit üstümde! Sevişme filan değil, bildiğin beceriyor beni! Madem öyle dedim ben de içimden; bu hale düştük. İttim tabi hemen üstümden. Dedim “para ver!" Evet, bildiğin para istedim. Yiğit parladı, “olur mu öyle şey. Sen fahişe misin?” diye. “Niye? Ne farkım var?” dedim ben de. 300 Lira verdi. Biliyor musun? Fantezi sandı! Böyle yaşayamayacağız. Sanırım boşanacağız…
Hayretler içinde dinledim. O dev gibi adam, gözümde minnacık oldu. İçim acıyarak sordum;
- Peki, 13 ile 54’e noldu?
- Aşkın şifresi, deşifre oldu…
Enİkonu
Dante'li Çorap,
paydos't
yol tutması
Ortalığı toparlamayı, iyi tarafından bakmaya çalışmayı (ki iyi tarafı yoktu gerçi), destek olmayı bırakalı çok olmuştu. Hem bir şeyin değişmeyeceğini kabullenmiş hem de yorulmuştuk çünkü.
Şebo, mum gibiydi… Yanıyordu, eriyordu, bitiyordu. Ve biz, kaç kişi bir türlü söndüremiyorduk o minicik alevi. Nefesimiz yetmiyordu…
Şebo’nun bi kızı var. Metalik mavi. O sırada taksitlerini ödüyordu Şebo. Kimsenin kullanmasına izin vermezdi arabasını. Güle Güle kullan hediyesi camına bi Garfield oyuncağı almıştım. Bi çete üyesi de oto buzdolabı almıştı. Liseli gençler gibi piyasa yapar eğlenirdik arada bir. Hepimizin kızı sayılırdı; Maviş.
O cumartesi hava çok güzeldi. Şebo’ya bahar enerjisi gelmişti sanki. Telefonda şakıyordu; “hadi çıkalım noluuur. Deniz kenarına gidelim mutlaka. Sinemayı, kapalı yerleri filan unutun. Ortaköy'e gidelim. Yolda ona buna laf atalım, dedikodu yapalım. Gelin beni alın. Hadi hadi hadi…” Aralıksız konuşuyordu. Önce Metin bana geldi. Güzergah icabı. Sonra Şebo’yu aldık.
Kestirmeden; Yıldız’dan aşağı inerken hepimiz aynı anda gördük. Metin aniden durdu. Şebo’nun arabaydı bu. O daracık sokakta kaldırıma park etmişti. Plaka aynıydı ama sanki Garfield gülümsemiyordu da pis pis sırıtıyordu. “Bu kadarı da fazla” dedi Şebo. Hepimizi aşmıştı!
Arabalar arkamıza dizildi, kornalar başladı. Metin mecburen hareket etti. Sonra bi mucize oldu. Biraz ötedeki araba çıktı. Hemen onun yerine girdik. Şebo yine o korkunç mekanik sesiyle konuşmaya başladı; “sabah, bana araba lazım dedi. Müşterisiyle iş yemeği yiyecekmiş. Özel bi görüşme yani. Baksanıza gerçekten özelmiş!” Biraz sustuktan sonra devam etti “bu apartmanı biliyorum. Hangi dairede olduğunu da biliyorum. Bi kere arkadaşlarıyla ev oturmasına gelmiştik. Şimdi sen gel benle” Bana bakıyordu, beni çağırıyordu.
Kapıcının ziline basıp içeri girdik. Bence bu da şanstı. Çünkü adam sormadan kapıyı açtı. Merdivenlerden çıkmaya başladık sessiz sessiz. Hangi kat olduğunu unuttuğundan… Kapının yanına asılı mektupluktan tanıdı Şebo. Görsel hafızası hep iyidir zaten. Koca çantadan 2 saniyede cep telefonunu bulup çıkardı. Aradı ama sanırım uzun çaldı. “Alo. N’aber hayatım?” dedi Şebo. “İş yemeğindeyim” dediğini duydum herifin. Gülümsüyordu mekanik Şebo, “Kapıdayım. Aç!” dedi.
Ve tabi ki o kapı açılmadı. Açılamadı. Merak etmeyin; rezalet filan da çıkmadı. Sessiz sessiz ayrıldık ordan...
Çok Dayanamadı Şebo. Taksitleri bitmeden Maviş’i sattı…
kırmızı
Şebo ve sevgilisi.
Şebo. Bizim kız. Çetenin kıdemli delisi. Eğlenmesini de çalışmasını da bilen, dinlemesini bilen, konuşmasını bilen, hani “oturup kalkmasını bilen”, bilmiş hatun Şebo. İşi ile ilgili her türlü abuk sabuk isteğimize “tamam” diyen, düğünün kamberi, çoğunlukla birlikte güldüğümüz, arada sırada da içimizi döktüğümüz kadın.
Sevgilisi. Şebo’nun “adam” dediği, bizim “herif” diye bahsettiğimiz şahıs. Tanımsız.
Bir gün çeteyle beraberken, telefon geldi Şebo’ya. Tanımadığı bir numaradan ve tanımadığı bir kadından. “Bak” demiş telefondaki ses, “ben, seni biliyorum. Artık sen de beni bil. Sevgilimiz ortak. İkimizi de terk edemiyor. Bana inanmayabilirsin ya da işin kolayına kaçıp beni suçlayabilirsin.”
Şebo şok olmuştu. Suratı bembeyaz oluyormuş insanların gerçekten. Ben o güne kadar, sadece filmlerde olur sanıyordum çünkü. Susun yapıp, hoparlörü açtı Şebo. Elleri titriyordu. Konuşunca sesi de titredi; “neden inanayım sana?”
“Sevgilimiz bu haftasonu benimle olacak. Sana iş gezisine gidiceğini filan uydurucak tahminim. Eğer bana inanmıyorsan, bu konuşmadan ona bahsetme. Sana ispatlayacağım.” Ve telefon kapandı.
“Sevgilimiz” demişti kadın. Bence haklı da. Öyle ya, herifin bi gecelik yattığı ya da düzenli seks partneri gibi bişi değil. İlişki yaşadığı diğer kadındı o. 2. Kadın bile denmez. Zira kim 1. kim 2. çözememiştik o zaman. Anlamış da değiliz hala.
Şebo ağlamaya başladı. Sadece yaşlar dökülüyordu ama. Sanki porselen bir bebek gibiydi.
Takılmış plak gibi mırıldanıyordu; “n’apmam lazım… n’apmam lazım… n’apmam lazım…”
Çetenin ortak kararı ile bu telefondan herife bahsetmemeye karar verdik. Şebo’da aynı fikirdeydi. Ancak Şebo, haftasonu için şehirdışına bi kaçamak teklif edecekti. İçin için diğer kadından emin olsa da, sanırım tercih edilmeyi umuyordu.
Olmadı. Avukat ya herif, şehirdışında bir davaya gireceği yalanı uydurmuş. “Kariyerim için önemli. Haftaya kaçarız, söz” gibi cümleler de kurmuş. Şebo çok soğukkanlıydı anlatırken. Gülümseyerek “peki” demiş sadece.
Hafta sonu oldu. Şebo sevgilisini uğurladı. Yalnız kalmak istemedi, bizi çağırdı. Toplandık evde. Şarap açtık. Sessizlik arası muhabbet ediyoruz. O da güya. Nasıl manasız ama…
Bi SMS geldi Şebo’ya. “Kral’ı aç.”
Açtık. Bilmem kaçıncı, Kral TV ödül töreni vardı. Bir şey olacaktı ama anlamamıştık. Hipnotize olmuş gibi ekana bakıyorduk.
Sonra herifi gördük. Yanında hoş bi kadın vardı. Kadın, kırmızı bir elbise giymişti. Şimdi düşünüyorum da; özellikle kırmızı seçmişti.
Şebo yine ağladı, kan kırmızı…
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

