Ve sonuç;
başıma gelenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
başıma gelenler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
döv'me
Dövme taaa çocukluğumdan beri aklımda olan ama hep zamanını beklediğim bir şeydi.
Orta okulda filandım sanırım, dövme yaptırmaya karar verince, babamdan adımın ve soyadımın ilk harflerinden oluşan bi şekil çizmesini istemiştim. Bi nevi logo :) "Ne için?" diye sorunca da, saf saf "dövme yaptıracağım" demiştim. Babam çizdi. Çizdi de o kadar çirkin bi şeydi ki, ne onu yaptırıp kendime kıyabildim, ne "bunu beğenmedim. Başka çiz" deyip babama... O tuhaf şekli, babamın dövmeden vazgeçeyim diye yaptığını anlam baya uzun sürdü. :)
Bendeki dövme yaptırma isteği hiç azalmadı. Evet, havalı bi şeydi. Hele o zamanlar... Evet, farklı olacaktım. Filan falan... Sanılanın aksine hevesli ergenler gibi değildim ama... En iyi dövmeci kim, dükkanı nerde hep takip ediyordum. Yarın yaptırmasam bile bunları bilmeliydim. Bilinçliydim yani...
Okul bitti. İş başladı. Hayata düştüm. Zaman aktı...
İçten içe sakladığım o aşk geçenlerde nedensiz depreşti. Hem de nasıl... Birden. Kendi fikriyle...
Toplamda 3 dövmem olacağına karar verdim. (Bi ihtimal 4)
İlk dövmem babamın imzası. Şu an okuduğunuz macera bu.
2. Dövmem annemle ilgili. Bunu da elbette yazacağım. Şimdilik sadece şunu söyleyebilirim; yeri ve ne olacağı belli.
3. Dövmem ise kendi istediğim bi şey. İşte bu en zor olanı. Çünkü henüz kendim için ne yaptıracağıma karar vermedim :)
Ölmeden ve 40'ımdan önce üçünü de yaptırmak istiyorum. Malum "40'ından sonra azanı teneşir paklar"mış :)))
Bu (en az) üç adımlı projenin, birinci adımını attım. İlk dövmemi 10 Ekim 2011 tarihi itibari ile yaptırdım.
Tabi bi ön hazırlık süreci oldu... İlk olarak imzanın biraz düzeltilmesi gerekiyordu. Twitter'da Mustafa Soydan yardımcı oldu. Ben imzanın fotoğrafını e-posta attım. O da düzenlenmiş halini bana geri gönderdi. Teşekkür ederim.
Sonra uzunca bir süredir görüşmediğim arkadaşıma imzanın bu son halini mms attım. Sinem hemen bir kaç gün sonraya randevu verdi.
Ve pazartesi Golden Arrow 212'deydim. (Mekanı görmek ve dövme hakkında bilgi almak için linke tıklayın.) Taksim'de. Hijyen elbette ilk sırada, çoook önemli. Lakin mekan da insanı etkiliyor yahu. Havaya giriyorsunuz. Çok şık bi yer. Bu da facebook sayfaları.
Gittiğimde her şey hazırdı. 5-6 Farklı büyüklükte çıktılar alınmıştı vs. Dövmemi yapacak olan Burak'la tanıştım. Uygun büyüklüğe karar verdik. Yer konusunda biraz mızıklandım :) Sol göğsüme istiyordum, kalbimin üzerine... Bence çok güçlü, çok anlamlı bi yer. Transferi yaptık ama sonra ben biraz daha kaydırmak istedim. Sonuçta 1 kere yaptırıyorsunuz. 2. Yer tam istediğimdi. Başladık :)
Baya heyecanlandım. O ses çok sinir bozucu. Diş hekimi aletini çağrıştırıyor, bence ondan...
Sıfır (rakamla 0) acı! Tamam, benim canım tatlı değildir, acı eşiğim yüksektir filan ama gerçekten hiç canım yanmadı. Bu kadarını da beklemiyordum :) Sadece karıncalanma hissettim.
Yaptırdığım yer hareket etmesin diye Burak "gülmek yok, konuşmak yok, hatta derin nefes almak da yok" dedi. Ki bunların "konuşma" kısmında pes ettirdim :))) Çenem durmadı, vırvırvır... Bana da hak verin ama yaaa... Heycan var, konuşmak yok! Benim için olacak şey değil.
Bi ara tavana ayna koymayı teklif ettim. "Dövme yapıyoruz burada, fantazi değil" dediler. Tamamen masumum. İnsan aynadan bakar, oyalanır diye demiştim ben.
Sinem "eee bu konuşuyo!" dediğinde, Burağın bir "susturamadım ki" demesi vardı. Ses tonundaki çaresizliği duymalıydınız :)))
Bu zor şartlarda çalışan Burağa da çok teşekkür ederim. Gerçekten temiz iş çıkardı. Yetenekli çocuk...
Ve sonuç;
Ve sonuç;
(Bu fotoğraf dövme bittikten yaklaşık 15 saniye sonra çekildi. Yani kırmızılık normal.)
Son olarak dövme hakkında bir şeyler yazacağım. Ukalalık saymayın...
Dövmeyi yaptırıp hemen göstermek istiyor insanlar ama yaz mevsimi dövme için uygun değil. Sonrasında güneşe çıkmamanız gerek. Düzenli krem kullanmanız (ki deniz, havuz varken bu neredeyse imkansız), temiz tutmanız da gerekli. O yüzden kışın yaptırıp, yaza hazır beklemek en iyisi.
Ben Golden Arrow 212'yi tavsiye ederim. Ancak nerede yaptırırsanız yaptırın ilk olarak hijyene dikkat edin! Malzemeler (boya, iğne, eldiven vs.) ilk kez size kullanılmalı.
Yapan kişi de ayrıca çok önemli. Önceki işlerini mutlaka görün. Sakince inceleyin. Kendi dövmenizi bi ömür boyu taşıyacaksınız.
Kararsız gitmeyin. "Ben koluma latince bi şey yazdırmak istiyorum ama ne yazdırsam" dediğinizde, "bu mallardan çok var" yazıdıklarını bilin. Latince yazıyolar ama... Şık duruyor. :)))
Özetle ne yaptırıcağınıza, nerenize yaptıracağınıza, renklerine ve büyüklüğüne karar vermiş olun. Dövmecinizde sadece ufak tefek oynamaları yaparsınız.
Dövme yaptırdıktan sonra bakımına da lütfen çok özen gösterin. Sonuçta dövme de bi yara. İyi bakarsanız, "iyi"leşir ;)
Enİkonu
başıma gelenler
k'uyu
"Gözünü kapa ve gevşe" dedi. "Kolay olacak..."
Derin bi nefes alıp dediğini yaptım ama öyle olmadı...
Bi süre yattım. Gerçekten istedim. Uğraştım. Rahatladım. Vs. Neticede yine yapamadım! Battaniyeye sarılıp balkona çıktım. Bi sigara yaktım. 2. Derin nefesimi aldım...
Uyumadığından emindim ama hiç sesini çıkartmadı. Yanına çağırmadı. Balkona gelmedi. Bi kez daha aşık oldum ona... Gerçi bu anlayışlı haller de hiç işime yaramadı...
Uyuyamadım!
...
Bir diğeri...
Sevişmiştik de üstelik. Sigarayı o yaktı bu kez. "Gidersem kızmazsın değil mi" dedim. "Ağzına bile s.çarım bu saatte. Yat şuraya" dedi. Uyumadık. Beraber sıkıldık.
Velhasıl bu tarz da olmadı. Yine uyku tutmadı.
...
Sarılmasını geçtim de bi türlü beraber uyuyamıyorum...
Bi başka adam oldu...
Klasik prosedürleri yerine getirdik. Flört ettik. Çıktık. Eğlendik. Arkadaşların arasına karıştık, sosyal olduk. Başbaşa kaldık. Lakin hiç sabahlamadık. Seviştik de hatta... Ki hep söylerim; bence sevişmeden sevgili olunmaz.
Bi haftasonu kaçamağına karar verdik sonra. Ve adam "asıl beraber uyumadan sevgili olunmaz" dedi bana... Ben o gece, yalnız da uyuyamadım!
Gittik. Uyuyamadım yine. Adam uykusunda sarıldı. Kibarca ittim. Yataktan çıkmamı yasaklaması da pek güzel oldu! Dönüp durdum...
...
Hiç uyumadım da değil elbette. Bazen uykusuzluktan sızdım. Yanımdakinin ellerinden kayıp, bi kuyuya düştüğümü gördüm hep. Sıçrayıp uyandım.
Bazen adamı uyutup sıvıştığım oldu, kalkıp divanda yattığım da... Kitap okuduğum da oldu bazen, akşam yürüyüşüne çıktığım da... Sigara tüttürdüğüm de oldu, kendime kahve yaptığım da...
Sadece, bunların yanımdaki adamla ilgisi yoktu...
Olmadı mı olmuyor işte. Erkek, direkt öküz oluyor. Kadın yapınca ekstra ilgi görüyor. Alaka, özen, şefkat, canım cicim beni daha da geriyor. Leb yine uyuyamıyor...
Sarmaş dolaşı geçtim, aynı yatakta ayrı ayrı uyumaya tavım ben.
Adamla beraber uyumak, benim için bi rüya!...
Enİkonu
başıma gelenler
düş'er
Erkeğe düşeri severim ben...
Erkek "gelsene" demez, "ben geliyorum" der. Kadına gitmek, erkeğe yakışır çünkü. Ayağına çağırmak değil...
Bi yere gideceksem olası sevgilimle, eve bırakılmalıyım misal. Çünkü o erkek, ben kadınım! Ona düşer. Evet, başkalarıyla olduğumda eve yalnız dönebilirim. Hatta çok daha geç saatlerde ve çok daha fazla içmiş olarak. Lakin sevgilim olmaya niyetli bi adamlaysam, beni kapıma kadar bırakmalıdır. Ve hatta apartmana girmemi beklemelidir. Olması gereken budur.
Ya da taksi çevirmek gibi mesela. O da erkeğe düşer. Sinirliyken bile, "bin şu taksiye!" dese bile...
Ve sinirliyken sakin kalmak da işin aslı erkeğe düşer. Karşısındaki kadın delirse de… Her türlü kıskançlığa, ağlamaya, bağırıp çağırmaya, tacize dirensin. Evet, zor ama erkeğe düşen bu.
Hep beraber bi yere gidilmiş olsa, benim hesabımı da ödemelidir. Parası değil burada mevzu. Flört budur. "Bu kadının hesabı benimdir, benimle görün" demektir. Erkeğe düşer...
Şehir dışına çıkarken "bi şeye ihtiyacın var mı?" diye sorması, hatta kredi kartını gizlice çantama atmasıdır. Evet çalışan bi kadınım, evet bi şeye ihtiyacım yok, evet o kartı hiç kullanmam ama erkeğe düşer. Beraber olmak demek, arkada kalanı kollamaktır çünkü.
Eski sevgilinin adı geçtiğinde sormalıdır. "Anlat bi bakalım, kimmiş o?" demelidir. Öyle sorguya çeker gibi değil, bilmek ister gibi. Sormak ve sormayı bilmek de erkeğe düşer...
Aslında hemen hemen tüm sorular erkeğe düşer… “Üşüdün mü? Acıdı mı? Özledin mi? İster misin? Kalır mısın?” ve dahi “gider misin?” Çünkü yeri gelince göndermesini bilmek de erkeğe düşer.
Ve bi kadını şımartmak da erkeğe düşer. Kadının sigarasını yakmak erkeğe düşer. İçkisini kadehine, şalı omuzuna koymak da...
Yemek yapmak, bulaşık yıkamak filan değil ama mangal ve balık erkeğe düşer. Ve elbette ki şarap açmak da... İşin aslı çok da yakışır bunlar erkeğin eline.
Aramak da erkeğe düşer. Seviştikten sonra da, tartıştıktan sonra da... Kadın %100 haksız olsa da, erkek arar... Erkek arar, kadın özür diler. Erkek arar, erkek özür diler. Demem o ki; her durumda erkek arar be...
Velhasıl erkeğe düşmesine alışkınım ben... Kendi arabamla bile gitmiş olsam eve kadar eskort yapılmasına, lavaboya giderken çaktırmadan hesap ödenmesine, koruyup kollanmaya (ihtiyacım olmasa bile), "naber" değil, "nasılsın" diye sorulmasına, aranmaya, gözlerimin içine bakılmasına, “özel” hediyeler alınmasına (özel tırnak içinde dikkat ettiğiniz gibi), başımı omzuna koyduğumda sarılmasına, ilgiye vs.
Özetle
beni, kendine alıştırmak erkeğe düşer…
Enİkonu
başıma gelenler
istekler...
Çok basit isteklerim var aslında benim.
Misal,
kelebekten korkuyorum ya
bi yerde otururken pencereden kelebek girse
adam da bana "merak etme buraya gelmez" dese...
Adam derse
ben, hakkaten inanırım çünkü
ruhum saf...
Kayıtlara geçsin.
Enİkonu
başıma gelenler
Uğur'lu perşembe
İllegal Uyarı : Bu yazı hiçbir yere gitmiyor!
Oysa fotoğraf bir uçan halı!
Yorgun ama arsızım.
Ne görsem istiyorum ki
Ne görsem istiyorum ki
ben olayım,
benim olsun,
bende olsun…
Bi kadın bi adamı tokatlıyor misal. Benim yanağım yansın.
Bi adam bi kadını öpüyor ya da… İstiyorum ki o cesaretim olsun. Bi gün, bi yerde, sırf canım istedi diye, adamı tutup kolundan çevirip de… Sadece öpüp bıraksam olur mu?
Bir çocuk bi sokak kedisini seviyor. Mırıldanan benim. Huzur ki, o çocuğun avuç içlerinde… Bir de elinin üzerindeki gamzelerde. Büyüğünce masumiyet gibi kendiliğinden kaybolur o çukurlar. Vakit varken kıvrılıp uyumak lazım orda…
Bir anne bir bebeği emziriyor. Yanına gidip saçını okşuyorum. “Şu an dünyanın en güzel işini yapıyorsun. Neden onun üzeri örtülü? Neden senin yüzün duvara dönük?”
Ve Boyalı Kuş’u okuyor hamile bir kadın. Kadın olmak istemiyorum. İçindekiyim ben. Dinlediğini anlamayan, masal gelen… Hayallerde büyüyen…
Güneş var. Gözleri kamaşıyor bir güvercinin. Iskalıyor kendisine atılmış ekmek parçasını… Uçarken, sanki o kanatlar benim yelpazem. Kavurucu güneşte yüzüme vuruyor serinlik…
Pencereden içeri bir ses giriyor. Bir adam sevişmiş az önce. Kadının kollarında şarkı söylüyor…
Ve pencereden sızan tütün kokusu doluyor ciğerlerime. Bi kadın da bi adamla sevişmiş az önce. Adamın içtiği sigara değil ama… Cigara, başka… Burada adam da değilim, kadın da. Ben o dudaktakiyim. Her nefeste yana yakıla tükenen…
Ben ki köprüden geçerken sevgili dudaklarına konan…
Ben ki pencerenin pervazındaki kedi…
Ben ki tütün kokan erkek eli, anason lezzetli kadın dili…
Ellerim arkamda bağlı, gözlerim değil ama! Ne gelse kabulüm. Herkesin, her şeyin yeri ayrı. Bir pencereden bakıyorum hayata...
Benim seninle işim var. Pencere önünde bi ıslık çalmana bakar…
Bir fotoğraf ararken tanıştık Uğur Güçarslan’la.
İstedim ki biri bana çektiği bi fotoğrafını versin. Hayatın, sabitlediği o ana bakayım. O anda gördüklerimi yazayım…
Yazı altığım olsun o fotoğraf… Lakin şimdi yazım fotoğrafın altında kaldı! Kitlendim kaldım. Anca bu kadarı geldi elimden…
FHK (Fareli Köyün Hayalcisi) Uğur’a teşekkür ederim…
Bir fotoğraf ararken tanıştık Uğur Güçarslan’la.
İstedim ki biri bana çektiği bi fotoğrafını versin. Hayatın, sabitlediği o ana bakayım. O anda gördüklerimi yazayım…
Yazı altığım olsun o fotoğraf… Lakin şimdi yazım fotoğrafın altında kaldı! Kitlendim kaldım. Anca bu kadarı geldi elimden…
FHK (Fareli Köyün Hayalcisi) Uğur’a teşekkür ederim…
Enİkonu
ale'mim,
başıma gelenler
"yazma" deme "yapma"
Yazının şarkısı; Cell Block Tango. Dinleyerek okuyunuz.
İtiraf ediyorum; deşifre olmaktan deli gibi korkuyorum!
İtiraf ediyorum; deşifre olmaktan deli gibi korkuyorum!
Resmen ödüm b.kuma karışıyor, biri çıkıp da “aaa sen leb misin?” diyecek diye. İşte o an, ilk kez s.çtık bakışı belirecek gözlerimde.
Ben burada soyunuyorum çünkü. Hatta bildiğiniz striptiz yapıyorum. Yani birileri okuyor biliyorum. Bu hoşuma da gidiyor. Soyunuyorum işte... Herkesin gözlerine bakıyorum ama kimseyi görmüyorum! Değişik duygular…
Blogu izleyen, twitterdan takip eden biri korkutuyor beni. Yani sanal beni bilen ve gerçekte gözlerimin içine bakan biri… Hele bu şahsın bi erkek olması topuklama sebebim…
Çünkü hiçbir erkek, beni bu kadar çıplak görüp, beni bu kadar sevemez. İnanmıyorum yani…
Evet, okuduklarından etkilenir. Tanışmak ister, flört eder, hatta (izin verirsem eğer) benle çıkar, neticede sevişir (reel çıplaklık burada sözü edilen)… “Yanılmışım lan!” bile dedirtir.
Her türlü çıplak olurum adama… Her türlü içime alırım…
Sonra ilk tartışmada n’olur biliyor musunuz?
“Senin memelerin sarkık” demez. “Selülitlerin çok, dikiş izlerin var, bacakların kalın, göbeğin, g.tün büyük” demez. Zira bunların leb’i üzmeyeceğini çok iyi bilir. “Takıntılısın, eleştiricisin, anne gibisin, çok konuşuyorsun, benden aptalsın” da demez.
O,
içime aldığım adam,
“sen her şeyi yazıyosun!” der.
“Bizi yazma!” der.
Ve leb n’apar?
Önce yapabilirim gibi gelir. “Tamam. Aşıkken, mutluyken zaten yazılmıyor” diye zırvalarım. Bi süre de dayanırım… Sonra? Sonra kaşınırım! Olmaz ki. Mantığa aykırı. Çıplakken sevdiğin biri, giyinik niye dursun ki…
Sonra n’olur? Yeni bi rumuz, yeni bi blog, yeni hesaplar mı?
Bir striptizciden dönüşüm… Geceleri çocuğunu bakıcıya bırakıp, sokağa çıkan bi fahişe mi?! Burada fahişe ben olduğuma göre, aşk ne, bakıcı kim…
Aşk çocuğum, bakıcı sevgilim olur… Lakin erkekler çocuk bakamaz. Onun ihtiyaçlarını bilmez. 3 Güne kalmaz açlıktan ve pislikten ölür o çocuk!
Emin olun böyle olur…
Çünkü hiçbir erkek “benden öncesi önemli değil” olmaz. Bunu derler ama bunla yaşayamazlar. Ya sinirden ya kıskançlıktan erirler, biterler. Ve elbet sonunda ayrılık(lar)…
Oysa bilmezler ki “yazma” demek, “eski karını öldür” ya da “eski sevgilini zehirle” demekle aynı şeydir.
Kadın, sevgilisini büyütenlere teşekkür eder… Erkek, nefret eder…
Erkek, beni bu hayattan çekip kurtarmak ister. Köyden aldığı o saf kız yapmak ister…
“Yazma!” der. Çünkü yazmazsam delireceğimi bilir. Yazmazsam, acırım! Yazmazsam, kanarım!
Ben yazmazsam o çocuğa n’olur?...
Enİkonu
başıma gelenler
tahterevalli
Velhasıl bir zaman gelecek, ya birimiz kaldıramayacak ya da diğerimiz aşağı düşecek. Dedim ya, dengede duruyorum bir tahterevallinin tam ortasında…
* Tahterevalliden ilk kim kalkarsa yırtar, öbürünün kıçı yere vurur. Küçük İskender
Enİkonu
başıma gelenler
"İçimdeki Şarkıyı Susturamazsın"
(Sezen Aksu "Farkındayım" şarkısı eşliğinde okunabilir.)
Cihan, birinin eski sevgilisi. O yüzden yabancı gelmedi soyadı. Bununla kalmamak lazım ama… Bi araştırmak, önyargısız bi bakmak gerekli.
www.cihanhatipoglu.com sitesindeki yazılarını okudum, “bak bak kimi keşfettim” diyerek birkaç arkadaşa işaret ettim, “yazmış lan kadın!” dedim içimden, alışveriş listeme ekledim. Yani benim için bi reklam şişirmesi, promosyon gazı değildi mesele.
Yer: Kadıköy – Alkım
Tarih: 04.12.2010
Saat: 18.36 (Bu 6 fiyakalı olsun diye yazılmıştır. O sıralardır işte.)
Aç karnına yemeğe giderken, arkadaşları “ya gelsenize 2 dakka” diye çekiştirerek kapıdan girdim.
Görevliye “Cihan Hatipoğlu’nun kitabı var mı? Epsilon’dan” diye sordum.
Çocuk bilgisayardan baktı ve “İçimdeki Şarkıyı Susturamazsın?” dedi.
- Hıh evet o!
- Arkadaki rafta. Müzik bölümünde.
Kısa bi şaşkınlık yaşadım ama çoktan reyona doğru yollanmıştım. Yanımdaki arkadaşa “olm bu kız dj. Kitap sakın müzik kültürü üzerine filan olmasın” dedim. Eğer öyleyse almaktan vazgeçecektim. Çünkü bana göre müzik okunmaz, dinlenir.
Arkadaşlar yardımcı olmak istedi. “Kapağı nasıl?” diye sordular. “Beyaz. Güzel bi kız fotoğrafı var” dedim. Üst raflardaydı. Hemen bulundu.
Alelacele aldım, koşar adım kasaya gittim. Ödedim. Ve çıktım.
Yemek masasında, kitabı çantadan çıkarttım. Fakat kitap poşetli. Arkadaşlardan biri, muzır neşriyat olmasından şüphelendi. Hemen savunmaya geçtim “ne var? Kadınlar da seks hakkında yazabilir. Ne güzel işte.”
Naylonu yırttım. Kitabın içinden bi CD çıktı. Durum anlaşıldı.
Yazılara şarkıdan fon yaparız hepimiz. Lakin bunun ötesinde Cihan, o şarkı sözlerini yazısı ile örmüş. Cihan’ın tavsiyelerine uyuyorsunuz. Kitabı okurken CD dinliyorsunuz. Okurken öyle tuhaf bi hal alıyor ki bu… Şarkı sözünü Cihan mı yazmış, yazıyı şarkıcı mı söylüyor, kitabı mı dinliyorsunuz, şarkıyı mı okuyorsunuz… Karışıyor. Bu durum altüst ediyor insanı. İçinizden bir şeyler kayıyor. (Kopuyor demedim, dikkat! Eksilmiyor, ekleniyorsunuz bir şeylere, birilerine…)
Mazoşist oluyorsunuz Cihan’la beraber. Biliyorsunuz, çünkü ancak aşk yazdırır bunları insana. Sırf bu sebepten bile olsa, teşekkür edilmeli eski sevgililere. Okuyoruz işte sayelerinde :)
Cihan,
yine aşık ol, yine sürün ama güzel üzül!
Not: Kitabın dili çok güzel. Birkaç noktalama işareti dışında, düzeltmeye lüzum yok. Düşük cümleler yok. Redakte edilmesine gerek yok. Son zamanlarda çıkan blog kitaplarına inat, son derece düzgün bir Türkçe ile yayınlanmış. Kolay okunsun, samimi olsun bahanesiyle, Türkçe katledilmemiş yani. Demek ki, bu şekilde yazınca da oluyormuş! Tebrikler & teşekkürler Cihan’a…
Enİkonu
ale'mim,
başıma gelenler
şahsıma münhasır mektup
Özledin mi acaba beni?
Peki, “keşke” diyor musun hiç? “Keşke daha çok sevdiğimi söyleseydim, keşke daha iyi davransaydım, keşke o kadar haksızlık yapmasaydım, keşke gözlerinin içine bakıp daha çok sevi seviyorum deseydim, keşke…”
Yoksa “daha fazla kızsaydım, aptallık yapıyorsun, kendine gel deseydim, …” Hatta tokatlasaydım diye mi düşünüyorsun?
İşin tuhaf yanı; senin beni neredeyse ezbere bilmen. Benim ise seni sadece tahmin edebilmem ki o tahminler de çoğu zaman tutmuyor.
Beni tanıyorsun. Ne okuyorum, ne dinliyorum, ne izliyorum biliyorsun. En azından bende iz bırakanları... Ruhum gibi bedenimi de biliyorsun. Sürpriz yok senin için. Halbuki ben? Ne bir fotoğrafın var elimde ne de bir kere görmem mümkün. Hiç el ele tutuşmadık. İstediğimiz zaman sevişiyoruz oysa. Gözlerimizi kapatmamız yeterli. Ve bir şey itiraf edeyim mi? Kimse senin kadar mutlu edemiyor beni.
Bazen senin yerinde olduğumu hayal ediyorum. “Bu durumda ne yapardı?” geçiyor içimden, ne yapacağım şimdi? yerine. Benim üzüldüklerime güleceksin biliyorum. “Değer mi?” diyeceksin, “bunları mı dert ettin.” Arada sırada çıkan gamzen olacak mı acaba yanağında…
Kot vazgeçilmezin olarak kaldı mı acaba? Saçların uzun mu kısa mı yoksa? Sigarayı bıraktın mı? Sevgilin var mı yanında? (En önemli soru buydu sanırım aslında…) Mutlu musun yani kısaca.
Ben bildiğin gibi kalacağım. Değiştiğim kadarını da bileceksin, erittiğim taraflarımı da ve kendime kattıklarımı da. Her şey bildiğin gibi olacak. Bundan eminim ama. Hatta senin için listeler yapmaya karar verdim. İzlediğim filmler, okuduğum kitaplar, dinlediğim müzikler, yaşadığım hikayeler, çıkarttığım dersler… Eskiden insanların ayakkabı kutularında sakladıklarını, ben bloga koyacağım. En az bir sene sonra bakıp okuyacaksın ama söz ver. Öyle her gün takip etmek yok. Strese sokar bu beni. Devamlı senin okuyacağını bilerek yazamam sonra.
Cevabını (en az bir sene sonra) bekliyorum. Senin de bana neler yazacağını çok merak ediyorum. İstediğini yazabilirsin, sana kırılmam ve kızmam. İçinde art niyet yok, biliyorum. Ve her an yanımda sen olacaksın…
Bu gece, aynada seni öpüp uyuyacağım…
Enİkonu
başıma gelenler
dalya
99 izleyicim olmuş.
Eh tabi 500 - 1000 izleyicisi olan blogların yanında daha mini minnacığım. Bunu düşünmemeye çalışıyorum ama :)P
Bu yazı sana dalya, yani 100. izleyicim için.
Hoş geldin :)
Nereye geldiğini bilsen, gelir miydin acaba ŞFasdfJŞLJGFigjiljh
Henüz gelmediğin için rumuzunu bilmiyorum. Benim için özel ismin Dalya ama bundan sonra...
Umarım göreceklerine hazırsındır Dalya. Çünkü ben maalesef her şeyi yazarım. Sevgilimi, hatalarımı, aileye yeni katılanları, ayrılık acılarımı, saçmalıklarımı, dostlarımı, seks hayatımı, sanal arkadaşlarımı, tanışmadan tanıyıp sevdiklerimi, beni gülümsetenleri yazarım da yazarım... Yanlış anlama ama şimdi; yazar değilim ben. Yazanım. Kimseyi umursamadan hem de... Soyunmak gibi bir şey bu. Düşünsene; en özel hislerimi okuyorsun.
Kendini pis bir röntgenci gibi mi hissettin? :)))
Sen, muayenehanedeki kayıt cihazısın. Doktor da benim hasta da. Kendi kendime bir terapi bu. Hesaplaşma. Seninle ilgisi yok. Telaşlanma.
Diğer 99 kişiyle de alakası yok.
Bu kadar izleyici içinde (böyle yazınca 99'dan daha dolu geliyor göze), hangileri ile gerçekte tanışırız, hangileri sanal olur bilemiyorum. Onlardan bahsetmişken Dalya, diğerleriyle de iyi anlaşacağını düşünüyorum. En azından 1 ortak noktanız (ben) olduğu kesin. Bu kaynaşmada yorumlar çok faydalı oluyor. Yorum gelmesi çok tuhaf. Yani birinin insana "aha! ulan ben de bunu yaşamıştım", "beni ağlattın" ya da "gülümsettin" demesi. Birileri ile aynı frekansta olduğunu bilmek... Üstelik, üzülme ve alınma ama Dalya kendim için yazıyorum ben. İşin iyi yanı da bu.
Öyle, İzle düğmesine basıp gitmezsin yani umarım. Hadi, (gülmekten değil ama) katıl sen de.
İzleyen 99 kişiye not: Dalya gelmezse n'aparız düşünün. Bu yazı sonsuza dek kalır mı lan yoksa?!
Enİkonu
ale'mim,
başıma gelenler
siz hiç asker çocuğu oldunuz mu?
Babanızın o akşam dönüp dönmeyeceğini bilmediğinizden (yanlış tanımlama... Doğrusu; babanızın o akşam dönmeyebileceğini bildiğinizden) evden törenle uğurladınız mı mesela?
Her sabah uykunuz da varsa, aşk acısı da çekseniz, bluğ çağınızda ya da depresyonda da olsanız bu yolculama mutlaka gerçekleşir. Şımarıklık yapmaya hakkınız yoktur.
Her sabah uykunuz da varsa, aşk acısı da çekseniz, bluğ çağınızda ya da depresyonda da olsanız bu yolculama mutlaka gerçekleşir. Şımarıklık yapmaya hakkınız yoktur.
Bu ritüel yüzünden, arkadaşınızda kalmanıza izin verilmez. Baba, her sabah yolculanır ve her akşam karşılanır. İstisnasız.
Sizden çok daha fazla bir şeyi sevdiğini bilirsiniz babanızın. İşin tuhafı bundan gurur duyarsınız. Her şeyden önce vatan gelir. Hiç içerlemezsiniz. Çocuk aklınızla bile sorumluluğunuzu bilirsiniz.
Anneniz alaylı hemşiredir. Hiçbir anneyi kan tutmaz. Hepsi yara temizlemeyi, iğne yapmayı, damar bulmayı bilirler. Hatta zorda kalırlarsa dikiş atabilirler.
Her ebeveyn, çocuğu için yaşar. Asker anne-babalar, herkesin çocukları için...
Her ebeveyn, çocuğu için yaşar. Asker anne-babalar, herkesin çocukları için...
Sanılanın aksine evde silah ortalarda bulunmaz. Çocuklar silahla tanıştırılmaz. Hemen hemen her çocuk sporla uğraşır. Kendini geliştirmeleri teşvik edilir. Kız ya da erkek her çocuk, aslan gibi yetiştirilir. Kavga dövüş değil sadece haklarını korumaları öğretilir.
Tayinler yüzünden arkadaşlık kavramı farklıdır. Yüzünü sayılı gördüğünüz biri ile kanka olursunuz mesela. 3 Kere öpmediğiniz sevgiliniz bir şey istese, yerine getirmeniz 3 günü bulmaz. Sevgili kavramınız da farklıdır yani. Asker oğulların, dövecek gibi bakmasından, mesafeli durmasından dem vurulur. Soğuk dururlar ama yol yordam bilirler ve kibardırlar. Asker kızlarının çok sert olmasından şikayet ederler. Cilve, naz bilmediğinden yakınırlar. Bilmezler ama dürüsttürler. "Babamın tayini çıktı" diye, ilk önce sevgililerine söylerler.
Sonra...
Sonra biri size "ben askere gitmek istemiyorum. Ben adam öldüremem." vs der. Başkası "orduevleri, lojmanlar bedava ya. yiyor içiyorlar" der. Elin ağzı torba değildir.
Anladık, hiç asker çocuğu olmadınız siz. Olmadınız da, hiç insan tanımadınız mı? Arkadaşınız da mı olmadı sizin!?
Enİkonu
başıma gelenler
"hıh" ve mastürbasyon
Neden bu kadar önce erkekçiyiz? Nasıl bir kodlamadır bu. Ne zamandan beri var genlerimizde?
Önce o mutlu olsun, önce o düşünsün, önce o arasın, önce o sevsin, önce o söylesin, önce o istesin, önce o terk etsin vs.
Şimdi, bu davranış şeklinin anlamı nedir? Bi kadın olarak cidden merak ediyorum.
Neden bi adam için erirken, ilk geceden olmaz diye “kahve?” sorusuna “başka zaman” deriz. Lan eve gidip mastürbasyon yapacaksın, salak. Adam da istiyor, sen de istiyorsun… Neden bi sonraki aşamaya atlıyorsun? Neden adamın senin hakkında ne düşüneceği önemli? Asıl olan sen değil misin? Sen önemli değil misin?
Niye adamı baz alıyorsun hep? Adama ayıp olmasın diye orgazm taklidi yapan bir dolu kadın var yahu. Kendi için değil yani. Adam mutlu olduğunu görsün de sevinsin, diye. Zevkimiz bile adam için, o derecedeyiz yani…
Niye adamı baz alıyorsun hep? Adama ayıp olmasın diye orgazm taklidi yapan bir dolu kadın var yahu. Kendi için değil yani. Adam mutlu olduğunu görsün de sevinsin, diye. Zevkimiz bile adam için, o derecedeyiz yani…
Adama istediğimizi söylemeyi ya da göstermeyi eziklik sanıyoruz. Sanki bilse, adam bize acıyacak filan. Yok yahu öyle bir şey. Bir arkadaşım sevgilisine “naparsan yap” demiş. Güya iplemiyor adamı. Adam da gitmiş başka biriyle çıkmış. Bizimki evde sinir krizi geçirdi; ağla ağla ağla… Lan ne ağlıyorsun. Seviyosan niye söylemiyorsun; “senin ağzına s.çarım bak” diye. Neyin havasını, kime yapıyosun yani... Adam diyor ki “demek ki önemli değilmişim. Bana bunu söyledi”, bizimki diyor ki “söyledim diye yapması şart mıydı?!” Buyur buradan yak işte…
Ya da tartışıyorsunuzdur. “Beni bi daha arama!” diye kükrersin. Adam aramaz. Bu sefer deliye dönülür. Yahu sen sinirli değil miydin? Adam da yatışasın diye aramıyor işte. Madem adam tırmalasın sorsun istiyorsun, o zaman niye öyle söylüyorsun?
Adama “ben sevmem romantizm. O ne öyle, bıçbıçbıç kucak kucağa tipler” deriz. Sonra adam 14 şubatta hediye almadı diye ebesinin adresini isteriz. “Hediye önemli değil. Önemli olan düşünmesi” deriz. Lakin o düşüncenin bedeli; iyi bi parfümün fiyatından ucuz oldu mu seyreyle cümbüşü.
Derbi günleri de ayrı bir olaydır. “Tabi git. Derbi bu hayatım” denir. Adam “ne anlayışlı sevgilim var” diye düşünür. Ki zaten olması gereken budur. Öyle ya adamla devamlı görüşürken, sevgilisine zaman ayırırken, ilgi gösterirken kadın neden derbi günü hırs yapsın ki?! Maça gider. Kadın da evde tv açıp, sevgilisinin takımı yenilsin diye dua eder. Adamın tuttuğu takım yenilince, kadın zevkten ölür. Adam kızgın eve gelince, bi de üstüne cila çeker. Sevgilisinin takımı kazanırsa, daha da sinirli olur kadın. Uzun uzuuun maçı, bana tercih ettin tribi atar ama kendi kedine atar. Zira adama git denmiş, o da gitmiştir. Neden bu tribal enfeksiyon, adam uzun süre anlamaz bile.
Oyun oynayacağız ya. Plan porgram var ya. İlişki konusunda uzmanız, her şey kontürolümüz altında ya… Adamı etkileyeceğiz, aşık edeceğiz ya. Ediyoruz da. Sonra noluyor? Adam bizi terk edince, şaşırıyoruz. Adamın aşık olduğu, biz değiliz ki çünkü. O imajımız… Bozulacak bir şey yok. Doğal sonuç…
İşte böyle sersem ederiz adamı. Hemcinsler, hiç “yok ben yapmam öyle şeyler” filan demeyin. Zira erkekler yer belki ama ben de bi kadınım, yemem!
Ve erkekler… “Bi kadın bir şey istiyorsa, en ucuz kurtulmanın yolu istediğini hemen yapmaktır” diyorsanız, tekrar düşünün!
"Leb" demeden şarkı mırıldanarak uzaklaşır;
"Leb" demeden şarkı mırıldanarak uzaklaşır;
Enİkonu
başıma gelenler,
Dante'li Çorap
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




