gittin ama gel...

Her sabah, hala yüzümü yıkadıktan sonra aynaya bakıyorum. Kendime değil ama… Aynada, arkama…

Beraber uyandığımız sabahlar banyoya koşardık. Yatakta oyalandığımızdan zaten geç kalmış olurduk. Işe yetişmemiz gerekirdi. Aslında bu bahanemizdi. Derdimiz eğlenmek… Benden uzun olduğun için arkamda dururdun. Ben 40 saatte alt tarafı bi ruj sürerken, sen aynanın sana kalan köşelerinde traş olurdun. Bana söylenerek…

Nedense karşıdan seyretmezdim seni. Hoşuma gitmezdi öylesi. Sen arkamda dururken, biz aynı yere bakarken, ikimizi karşıdan izlemek büyüleyici gelirdi… Sanki bir film seyreder gibi. Ama başını ve sonunu değiştirebileceğim bir film…

Şimdi film kopuk… Aynada koca bir boşluk…



Bazen klozet kapağını kaldırıyorum banyodan çıkarken. İşe gidiyorum. Çalışıyorum. Belki birileri arıyor. Ya da ben telefon ediyorum. Dışarı çıkıyorum nadiren. Ama 1 belki 2 kişiyle. Kafam kalabalık kaldırmıyor. Maske takamıyorum bu aralar. Gülümseyemiyorum pek. İki tek atıp eve dönüyorum. Banyoya giriyorum ve kalkmış kapağı görüyorum. “Ahaa” diyorum içimden “dönmüş!”. Beni beklerken salonda uyuya kalmıştır şimdi. Hızla banyodan çıkıyorum. Koridorun yarısına kadar kalbim deli gibi çarpıyor. Sonra ben duvara çarpıyorum. Birden gerçeğe dönüyorum. Sırf 3-5 saniyelik bu mutluluk için sabah kendime kurduğum tuzağı hatırlıyorum.

Yine de salona bakmadan banyoya geri dönemiyorum…



Bir yerlere takılmadığım zamanlar yani doğruca eve geldiğimde oyalanacak bir şeyler bulmam gerekiyor. Beynimi uyuşturmam için. Genellikle televizyonu açıyorum. Bir film buluyorum. Seyrediyormuş gibi yapıyorum. Melodram bir filmse yarısında aklıma geliyor. Hemen kanalı değiştiriyorum. Içimden “hayret, hiç sesi çıkmadı. Oysa hiç sevmez bu tarz filmleri” diyorum. Bir maç buluyorum. Nice sonra anlıyorum; sen yanımda yoksun ki…

Gideli 1 ay oldu. Ben yokluğunu yeni algılıyorum…



Salondaki masada traş köpüğünü unutmuşsun. Acımın boyumu geçtiği zamanlar elime sıkıyorum. Köpürtüyorum. Yıkıyorum. O zaman elimde kokusu kalıyor. Sen kokuyor. Elimi yanağıma koyup uyuyorum. Belki rüyama gelirsin diye umuyorum. Ama şimdiye kadar hiç gelmedin… Bir yandan traş köpüğünün bitmesinden korkuyorum. Azar azar ve nadiren kullanıyorum bu yüzden. Biterse… Aynı marka bile olsa, aynı kokuyu vermeyeceğinden eminim alacağım köpüğün. Yine de alacağımdan da eminim…



Genellikle salonda uyuya kalıyorum. Bazen komşunun anahtar sesiyle uyanıyorum. Kapısını açıp evine giriyor. Sen hiç anahtarını kullanmazdın ben evdeyken. Hep kapıyı çalardın. Sana kapıyı benim açmamı sevdiğinden. Elim yağlı olurdu ya da sabunlu, banyoda olurdum, bir şey bir şey… Kızardım sana. Sen de bana “bi hoş geldin de be kadın” diye. Anahtar elinde olurdu. Şıkırdatırdın. “Geri veririm ha” derdin. “Ver. Kullandığın mı var zaten” derdim ben de. Masanın üzerine atardın küsmüş gibi yaparak. Umursamazdım. Sabah mutlaka bir fırsatını bulup, montunun sol iç cebine koyardım sen görmeden.

Kalbine yakın olayım diye…



Dün işden eve dönerken ne hatırladım biliyor musun? Hani araba kullanırken elime değerdi elin. Sen vitesi tutardın ben senin elini. Baş parmağın benim parmaklarımı okşardı hafif hafif…

Bir de kırmızı ışıklarda birbirimize bakardık. Aynı anda eğilirdik hani. Öpüşürdük. İlk gençliğini yaşayan yeni yetmeler gibi. Kornaya basardı arkadaki arabalar. Ya da geceyse eğer yeşil yanınca sellektör yaparlardı. Gülüşürdük. Kızgın, korna çalan adama bi keresinde bağırmıştın sen. Camı açıp “seviyorum ben bu kadını. Ne var?” diye. Adam da gülmüştü sonra. Bizi sollarken “nikahınıza da gelirim inşallah” demişti. Şimdi nerdedir acaba o adam. Görse halimi ne der?



Yastığını kaldırmadım. Hala yatakta. Gittiğin sabah ki gibi duruyor. Yatağı havalandırıyorum. Çarşafları değiştiriyorum. Kendi yastığımı kabartıyorum. Ama önce seninkini özenle köşelerinden tutup dolaba koyuyorum. Başını koyduğun yerdeki o boşluk bozulmasın diye.

Parmaklarımla o çukuru okşuyorum sabahları. Seyrediyorum. Yüzünü profilden hayal ediyorum. Sen gideli beni mutlu eden tek yokluğun bu…



Gel ve bana “artık yokum” de…!

0 leblebi: