devren devrilmiş yanağına...

Ve hiç ummadığım bir şey oldu
   dün gece
      yüzümde patladı avucun...



Böyle başlayan anlatıları seviyorsun sen. “İşte bu cümleden çıktı bu hikaye” manasını. Oysa çoğu öykü öylesine yaşanıyor. Hiçbir yerden sebep değil ve hiçbir son değil...

Ve pek çoğu bir destan olamadan ölür.

Biz gibi...
Çünkü biz yani sen ve ben bir büyük ruh karmaşası oluruz... Sen gecelik de ömürlük de sevişmelerin sızısını bilirsin. Ben bilmemezlikten gelirim. Ancak sen öğretirsin, ben bellerim...

Ve inadıma hemen de unuturum.
Geldiğini unuturum. Neredeyse gittiğini de unuturum, sen sigaranı unutmasan... O zıkkım pakedi aynı marka bile olsa karışmaz başkalarınınkiyle. Sadece sen açarsın alır almaz pakedin iki tarafını da. Tütün kokusu aynı olsa da... Benim sigarayı 2 kere yakmam gibi, emniyete alırım giderken unuttuğun her şeyini.

Başta kendimi...

İnsanlar bazen duvarlar örerler. İnsanlar bazen duvar olurlar. Duvarın altında kalmayı göze alamıyorsan yaklaşma. Yanaşma ve savaşma. Beni kan tadına, ter kokusuna alıştırma...

Ağzına geleni söyleme bana. “Ne istiyorsun benden?” deme mesela. Hem seni... Hem rahat bırakmanı beni, diyemem ki. Denmez ki. Gözlerine bakınca, dilimin ucuna takılır kelimeler. “Sevecek benden iyisini mi bulacaksın ulan?!” ama zikredemem. Dilim törpü değil. Kelimeleri eğeleyip dökemem.

Oysa serilseler yüreğinden başlayıp ayaklarına, acırsın bana. Bir roman olamadan ölür Seda. Seninle hiçbir şeyimi paylaşmadığımı söylemiştin ya. Bu romanı bölüşsek işte yarı yarıya. Hazır yarısı yazılmış da!...

Sen şimdi dönüş yolunda... Şimdi ben...
Ölümüm bir zarf açacağında. Bir mektup yazmana bakar ya da okumana...

Seninle olamam.
İnanma bu yalanıma...
Ve bazen şefkat de tokat gibi infilak eder yanağında...

0 leblebi: